Kategori arşivi: Nebevi Tıp

GÜNAHLAR KİŞİYE KENDİNİ UNUTTURUR !

Günahların bir cezası da, kula, kendisini unutturmasıdır. Kendini unutunca da, onu ihmal eder, bozup ifsâd eder ve mahvedip helâke sürükler.

Eğer şöyle sorulursa: Kul kendisini nasıl unutabilir ki?! Kendisini unutursa neyi hatırlar? Kendisini unutması ne anlama gelir?

İşte buna şöyle cevap verilir: Evet, kul kendisini son derecede büyük bir unutuşla unutur. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Allah’ı unutan ve bu yüzden Allah’ın da onlara kendilerini unutturduğu kimseler gibi olmayınız! Asıl fasıklar işte onlardır” (Haşr: 19).

İşte onlar Yüce Rablerini unutunca, Allah da onları unutmuş ve kendilerine nefislerini unutturmuştur. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Allah’ı unuttular, O da onları unuttu” (Tevbe: 67).

İşte, Yüce Allah, onu unutanı şu iki şekilde cezalandırmıştır:

Birincisi: Yüce Allah, onu unutmuştur.

İkincisi: Yüce Allah, ona kendini unutturmuştur.

Yüce Allah’ın kulunu unutması, onu ihmal etmesi ve bırakıp terketmesidir. Bu durumda helâk, kişiye, elin ağıza yakınlığından daha yakındır.

Yüce Allah’ın kula kendini unutturması ise, ona yüksek fırsatları, mutluluğunun, kurtuluşunun,  kendisini islah etmenin ve yüksek mertebeye erişmenin sebep ve yollarını unutturmasıdır. İşte tüm bunları kendisine unutturur, aklına ve hatırına getirtmez ve isteğini bunlara yönlendirmez ki bunlara rağbet etsin. Zira, bunlar, onun aklının ucundan geçmez ki o yönde adım atsın ve onları tercih etsin.

Yüce Allah, ayrıca ona, nefislerinin ayıplarını, kusurlarını ve felaketlerini unutturur. Böylece onları ortadan kaldırmak aklına gelmez.

Ayrıca, ona nefsinin ve kalbinin hastalıklarını ve acılarını unutturur da onları tedavi etmek ve kendini fesâda ve helâka sürükleyecek bu hastalıkları ve illetleri ortadan kaldırmak onun aklına gelmez. Hastalığı aslında çok ağır ve ölümcüldür, ama o, bunun farkında değildir. Onu tedavi etmek aklının ucundan geçmez.

Bu genel ve özel cezaların en büyüklerindendir.

Kendi nefsini ihmal edip zayi eden, nefsinin gereksinimlerini, hastalığını,  ilacını ve mutluluğunun, kurtuluşunun, iyiliğinin ve ebedi nimetlerde daimi bir yaşamının sebep ve yollarını unutan kimsenin bu cezasından daha büyük ceza nedir ki ?

Yazan: İmam Şemsuddin İbn Kayyim El-Cevziyye (M.S. 1292-1349).
Kaynak: El-Cevabu’l-Kafi Limen Seele Ani’d-Devai’ş-Şafi, Marife Yayınları, Fas, 1. Baskı, 1997.
Tercüme Eden: Cemil A. Sülemi
Bio-Dostu İntegratif Tıp & USR Metodu & ESR Terapisi Mucidi & Eğitmeni | Fonksiyonel Tıp Hekimi | Danışman | Yazar
e-posta: eniyitedavi@gmail.com
Not: Tercümemizde, kitabın türkçe tercümesi olan, Kalbin İlacı, Elif Yayınları, 6. Baskı, Eylül 2009 baskısı sayfa 129-130 tercümesi düzeltilerek istifade edilmiştir.

PSİKOTERAPİ İLE İLGİLİ MAKALELER:

h_big_gururtedavi_ibnhazm

GURURLANMANIN VE KENDİNİ BEĞENMENİN TEDAVİSİ / İBN-İ HAZM EL-ENDELÜSİ

Eğer aklın ile gururlanıyorsan, zihnine gelen bütün kötü düşünceleri ve senden ayrılmayan bir takım sapkın istekleri düşün! Bu durumda aklının eksikliklerini anlamış olursun.

Görüşlerinle gururlanıyorsan, yanılgılarını düşün, onları aklından çıkarma ve unutma! Nitekim doğru olduğunu zannettiğin görüşünde, senin dışındakilerin isabet ettiğini, senin ise hatalı olduğunu, senin düşündüğünün aksine şeyler çıktığını ve en iyi durumda bile yanılgılarının doğrularına eşit olduğunu göreceksin ki, bu ne lehinde ne de aleyhinde olan bir durumdur (yani bununla ne övünmen ne de yerilmen gerekir). Fakat şunu da unutma ki, hataların, isabetli kararlarından genellikle çok olur. Zira Peygamberler (Allah’ın selamı onların üzerine olsun) dışındaki bütün insanlar böyledir.

Eğer amellerinle gururlanıyorsan, günahlarını ve eksik bıraktığın hayırları ve geçimini nereden kazanıp nereye harcadığını düşün! Allah’a yemin ederim ki, bunu düşünürsen, günahlarının ve eksikliklerinin hayırlarından çok olduğunu ve iyiliklerini ortadan kaldırdığını göreceksin. Öyleyse bu durumdan sürekli kaygı/üzüntü duymalısın ve böbürlenme yerine nefsinin kusurları ile uğraşmalısın.

Şayet ilminle gururlanıyorsan, bil ki bunda sana ait bir meziyet yoktur. O, sadece Allah’ın bir mevhibesidir/bağışıdır. Öyleyse, gazaba müstahak olucak bir şeyle Allah’a karşılık verme. Zira O, sana vereceği bir hastalıkla bildiğin ve ezberlediğin şeyleri sana unutturabilir.

Zeka ve ilim sahibi, mutedil bir kişiliğe sahip ve iyi bir araştırmacı olan AbdülMelik b. Tariyf bana, “kendisinin büyük bir ezberleme gücüne sahip olduğunu, duyduğu bir şeyi neredeyse tekrarlamaya ihtiyaç duymadan ezberlediğini, fakat bir gün denize açıldığını, içine yerleşen korkunç bir korkunun bildiklerinin çoğunu kendisine unutturduğunu ve bir daha eski durumuna dönemeyecek şekilde hafıza gücünde büyük bozukluklar meydana getirdiğini” söyledi.

Bana da bir hastalık musallat oldu; önemsiz bir kısmı hariç ezberlediklerimin çoğunu unuttum, ancak yıllar sonra onları tekrar edinebildim ve bu dertten kurtuldum.

Biliniz ki, ilim öğrenmeye çok hırsı olan birçok insan, öğrenmeye ciddi gayretler göstermesine, derslerle ve konularla ilgilenmesine rağmen, sonuçta ondan bir pay alamaz ama aldığını zannedip kibir ve gurura kapılır. İlim sahibi bilmiş olsun ki, eğer sadece ilgiyle/çalışmayla bu iş olsaydı, kendisinden üstün birileri yine olurdu. Bu da ilmin Allah’tan bir bağışlama olduğunu doğrulamaktadır. Öyleyse bunda övünülecek yer neresidir!? Burası ancak ve ancak tevazu ve Allaha’a şükretme, Allah’tan nimetlerini artırmasını dileme, onların kendisinden alınmaması için Allah’a sığınma mekanı olabilir.

Sonra, sana gizli kalan ve hakkında bilginin olmadığı ilmi disiplinleri, daha sonra da mütehassıs olduğun ilmin kısımlarını düşün. Göreceksin ki, nüfuz etmeye çalıştığın dolayısıyla bilmediğin konuların, bildiklerinden daha çok olduğunu göreceksin. Öyleyse böbürlenme yerine nefsini aşağıla ve küçümse, bu daha faydalıdır. Ve yine senden daha bilgili olanları düşün, onların daha çok bilgili olduklarını göreceksin ki o zaman nefsin, yanında önemini kaybeder.

İlmin ile ihlal ettiklerini düşün; orada da bildiklerinle amel etmediğini görürsün. O zaman da ilmin aleyhinde delildir.

Kaldı ki sahip olmakla gurur duyduğun ilim, şiir ve benzeri büyük bir özelliği olmayan ilimlerden bir ilim olabilir. Bu durumda dünya ve ahiret mertebeleri bakımından senden daha iyi bilgilere ve ilimlere sahip olanlara bak ki nefsin sana önemsiz/basit gelecektir.

Eğer yiğitliğin/cesaretin ile övünüyorsan, senden daha yiğit olanları düşün. Sonra da Yüce Allah’ın sana bağışladığı bu cesareti nerde kullandığına bak. Şayet onu bir günahta kullanmışsan, ahmaksın; zira sen onu meyvesi olmayan bir şeyde harcamışsın. Eğer onu bir kulluğu yerine getirmede kullanmışsan, övünmenle onu da ifsad etmişsin. Daha sonra, bu özelliğin/cesaretin ihtiyarlıkla birlikte sende yok olmasını düşün! Bu durumda eğer yaşıyorsan çocuk gibi zayıf aile fertlerinden birisin!

Eğer dünyadaki makamınla gurur duyuyorsan/övünüyorsan, sana muhalif, denk ve benzer olanları düşün. Belki onlar adi, zayıf ve düşkün olabilirler, fakat makam bakımından sana denktirler. Belki de bu kişiler, aşırı rezaletleri, soylarındaki, nefislerindeki ve ahlaklarındaki adilikler dolayısıyla kendilerine benzemekten utanç duyulan kimselerdir. Bütün dünyaya sahip olsan da ve sana muhalif hiç kimse olmasa da –ki bu gerçekleşmesi çok uzak bir ihtimaldir-  yukarda sana zikrettiğim kişilerle ortak olduğun konumunu önemseme! Kaldı ki metruk yerlerine oranla dar ve az bir saha olmasına rağmen, dünyanın bütün imar edilmiş yerlerine sahip kimseyi görmedik. Hele bunu kuşatan felek ile kıyaslandığında, onun ne kadar küçük kaldığını var sen düşün!

İbn Semmak’ın Harun Reşid’e söylediklerini düşün! İbn Semmak Harun’un huzurunda içmek için bir bardak su ister ve Harun Reşid’e yönelerek, “Eğer bu suyu içmekten alıkonursan, onu alabilmek için ne kadar vermeye razı olursun?” diye sorar. Harun Reşid, “Bütün mülkümü!” diye cevap verir. İbn Semmak bu sefer  “Bu suyu vücudundan geri çıkarmak için ne kadar vermeye razı olurdun?” diye sorunca, Harun Reşid, “Bütün mülkümü vermeye razı olurdum” diyerek aynı cevabı verir. Bunun üzerine İbn Semmak, “Ey müminlerin emiri! Bir çişe ve su içimine eşit olmayan bir mülkle mi seviniyorsun!” der. İbn Semmak doğru söylemiştir.

Bilmiş ol ki, eğer bütün müslümanların kralı olsan da cahil, avret yerleri açık ve bir siyahi olan Sudan kralı senin mülkünden daha geniş bir mülke sahiptir. Eğer onu hakkımla elde ettim dersen, fakat onu elde etmede gurur rezaletini kullandıysan, yemin ederim ki onu hakkın ile elde etmedin. Onda adil davranmadığın zaman, durumundan utan, zira o, gururlanmayı gerektirecek bir durum değil, rezil bir durumdur.

Eğer malınla/zenginliğinle gururlanıyorsan bil ki bu, övünmenin en kötü mertebesidir. Senden daha zengin olanların durumuna bak, çok rezil durumlara düşerek yok oldular. Bu tür kişilerin senden üstün olan hallerine gıpta etme. Bil ki malla böbürlenmek ahmaklıktır. Zira Allah rızası için sadaka vermek suretiyle mülkünden çıkarmadıkça mal kendisinden yararlanılamayan taşlar gibidir. Mal/zenginlik aynı zamanda gelip geçici olan bir şeydir; bazen onu kaybeder aynısını başkasının elinde, hatta bazen düşmanın elinde görürsün. Bu tür şeylerle böbürlenmek aptallıktır. Ona güvenmek/onunla kendini güvende hissetmek yanılgı ve zaaftır.

Eğer güzelliğin ile böbürleniyorsan, bizim ortaya koymaktan haya duyduğumuz, senin de belli bir yaşa geldikten ve o özellik senden gittikten sonra sende meydana gelmesinden utanç duyacağın şeyleri düşün. Bu konuda bu söylediklerimiz yeterlidir.

Şayet kardeşlerinin/dostlarının seni övmeleri ile böbürleniyorsan, düşmanlarının sana yönelttikleri yergileri düşün. İşte o zaman böbürlenme senden ayrılır gider. Eğer hiçbir düşmanın yok ise sende hayır yoktur. Allah’ın verdiği kıskanılacak herhangi bir nimeti bulunmayan kimse hariç, hiçbir düşmanı olmayandan daha adi bir kimse yoktur.

Eğer ayıplarını küçük görüyorsan, onların başka insanlarda olduğunu ve senin onları bildiğini düşün! Eğer sende az da olsa ayırt etme gücü var ise, işte o zaman utanır ve eksikliğinin miktarını bilmiş olursun.

Eğer tabiatların terkibinin ve nefse yüklenmiş unsurların karışımıyla ortaya çıkan huyların keyfiyetini bilmiş olsaydın, sendeki bu üstünlüklerin sende bulunmasında sana ait herhangi bir katkının olmadığını, bunun Allah’ın bir bağışı olduğunu; eğer bunların başkasına ihsan etmiş olsaydı, onun da senin gibi olmuş olacağını kesin olarak kavrardın. Eğer nefsinin sorumluluğu sana bırakılmış olsaydı, başarısız ve helak olurdun. Öyleyse onunla böbürlenme yerine, onu sana bağışlayana teşekkür et ve onun senin elinden çıkmaması için merhamet dile.

Övülen ahlak dahi, hastalık, fakirlik, korku, öfke ve ihtiyarlık yüzünden değişime uğrar. Sana ihsan edilenden mahrum bırakılmış kimselere merhamet et. Sana nimetleri bağışlayan Yüce Allah’a isyan ederek ya da sana ihsan edilende kendin için bir hak ve pay görerek, o nimetlerin senden Allah tarafından alınmasına sebebiyet verme, Yüce Allah’ın korumasına ihtiyacının olmadığını düşündüğünde er veya geç helak olursun/dünyada da ahirette de kaybedenlerden olursun.

Ahlakın ihtiyarlık, hastalık ve benzeriyle nasıl değiştiğine kendimden bir örnek vereyim. Çok şiddetli bir hastalığa yakalandım. Dalağımda çok ağrılı bir şişlik ortaya çıktı ve bu bende sinirlilik, sabırsızlık ve taşkınlık huyu meydana getirdi. Huylarımın değiştiğini kabullenmiyordum, fakat kendimi iyice yoklayınca, karakterimden ayrıldığıma ilişkin hayretim gittikçe arttı. Anladım ki dalak ferahlık yeridir ve o bozulduğunda ferahlığın zıttı (darlık) meydana gelmektedir.

Eğer asaletinle/soyunla böbürleniyorsan, bil ki bu, zikrettiğimiz böbürlenmelerin en kötüsüdür. Zira bu böbürlendiğin şeyin ne dünyada ne de ahirette sana faydası vardır. Bir düşün; bu, senden açlığı gideriyor mu, açığını kapatıyor mu, ya da ahiretinde sana fayda veriyor mu!? Sonra soy bakımından seninle aynı seviyede olanlara bak! Belki de onlar, Peygamberlerin, halifelerin, sahabeden ve alimlerden faziletli kişilerin, acemlerden kisraların ve kayserlerin yada İslam krallarının ve onlara tabi olanların nesebine ulaşma noktasında senden üstün olabilirler. Fakat sen onların geride bıraktıklarına ve onlardan geriye kalan şeylere bir bak! Bu şekilde delil sunan bu tür şeylerle övünen kimselerin çoğunun köpekler gibi hasis olduklarını, son derece kötü ve rezil yönde değiştiklerini ve yerilen sıfatlarla donandıklarını görürsün. Öyleyse seninle eşit ya da senden daha üstün bir konumda olmalarına rağmen bu tür konumlara düşebilen kimselerin sahip olduğu şeye özenme!

Ayrıca kendileriyle iftihar ettiğin ataların belki günahkar, içkici, zinacı, asık suratlı ve ahmak kimselerdir. Belki de şartlar zulüm ve zorbalık etmelerine müsaade etmiş, onlar da zulüm işlemiş ve çirkin eserler bırakmışlar; onların bu utanç verici işleri bu günlere kadar gelmiş (unutulmamış), bu nedenle de hesap gününde pişmanlık duyacakları günahları çoğalmıştır. İşte eğer sen bunlarla iftihar ediyorsan, kendisiyle böbürlendiğin bu şey, ayıp, adilik, utanç ve şerefsizlik kategorisine girmektedir. Dolayısıyla açıktır ki, bunlar hayran kalınacak şeyler değildirler.

Eğer faziletli kişilerin soyundan gelmekle böbürleniyorsan ve kendin faziletli biri değil isen, bil ki onların faziletinden eline bir şey geçmez. Eğer kendin iyi biri değil isen, ne dünyada ne de ahirette onların sana en ufak bir katkıları olmaz. Bütün insanlar Yüce Allah’ın kendi kudretiyle yarattığı, cennetine koyduğu ve meleklerini kendisine secde ettirdiği Adem’in (Allah’ın selamı onun üzerine olsun) çocukları oldukları halde, Hz. Adem’in onlara en ufak bir faydası olmamaktadır. Kötülük yapanlarn, fasıkların ve kafirlerin hepsi onun çocukları içindedirler. Akıllı kişi, babasının faziletinin kendisini Allah’a yaklaştırmadığını, sahip olduğu bir erdem ya da talihle elde edemediği bir itibar ve mal kazandırmadığını düşündüğünde, kendisine herhangi bir yarar sağlamayan şeylerle böbürlenmenin bir anlamının olmadığını bilmiş olur. Bununla böbürlenen kimsenin, komşunun malıyla, başkasının konumuyla yada kendisi semer taşırken başkı için yarışan at ile böbürlenenden farkı var mıdır!? Nitekim halk bu tür kişiler için şöyle der: “Babasının zekasıyla şöhret bulan aptal!” Eğer övülmeye varacak kadar böbürlenmen katlandıysa, ahlaki düşüşün de katlanmış demektir. Zira aklın sendeki böbürlenmeye direnmekten aciz kalmıştır. Hak ettiğin niteliklerle övüldüğünde durum budur. Yalan üzere övülüyorsan, böyle bir durumu da artık sen düşün! Hz. Nuh’un oğlu, Hz. İbrahim’in babası ve Hz. Peygamberin amcası  Ebu Leheb, Allah’ın yarattıklarının en faziletlilerine ve şerefin tümünün kendilerine tabi olmada olduğu insanlara en yakın olan kimseler idi. Fakat bunun onlara bir faydası olmadı.

Nikahlı eşlerin evlatları olmadıkları halde, dünya riyasetinin zirvesine çıkanlar olmuştur. Ziyad b. Ebih ve Ebu Müslim gibi. Yine kendilerini sevmekle ve eserlerine tabi olmakla Allah’a yaklaşılacak faziletin zirvesine çıkmış insanlar vardır ki, onların adlarını burada saymamız mümkün değildir.

Eğer bedeninin büyüklüğü ile böbürleniyorsan, katır, merkep ve öküzün senden güçlü olduklarını ve daha ağır yük taşıyabildiklerini düşün! Eğer çabukluğun ile böbürleniyorsan, bilmiş ol ki, köpek ve tavşan bu alanda senden üstündürler. Ve zaten akıl sahibinin, akılsız olanın kendisinden üstün olduğu bir hususiyetle böbürlenmesi hayret edilecek bir şey değil midir?

Kendisinde bir böbürlenme takdir eden ya da kendisinin diğer insanlardan üstün olduğunu zanneden kimse, başına aniden bir üzüntü, sıkıntı, kötülük ya da musibet geldiğinde sabrına baksın. Eğer kendini az sabırlı buluyorsa, bilsin ki başına bela gelen cüzzamlılar ve benzerleri gibi sabırlı olanlar, temyiz etme bakımından daha geri olan bir sınıf olmalarına rağmen, ondan üstündürler. Eğer nefsini sabırlı bulursa bilsin ki, yukarıda zikrettiklerimizden önde değildir; ya geridedir ya da onlarla eşit düzeydedir, herhangi bir üstünlüğü yoktur.

Yine kendisinde bir böbürlenme takdir eden, Yüce Allah’ın kendisine kendisine verdiği nimet, mal, köle-hizmetçi, tebaa, sıhhat, makam gibi hususlardaki yaşantısına baksın; acaba adaletli mi yoksa zalimce mi davranıyor. Şayet nefsini, bunları kendisine bağışlayana karşı gerekli olan şükrü eda etmede kusurlu ve adaletten sapmaya meyilli olarak görürse, bilsin ki kölelerden adalet ehli olup hakkıyla şükreden, iyi yaşantıya sahip ve iyilik yapan kimsleer, bu konuda kendisinden daha üstündürler/erdemlidirler.

Eğer kendini adaletin gereklerini yerine getiren biri olarak görürse, bilsin ki adil kimse, eşyadaki dengeyi ve huyların ölçülerini; kendisine düşen görevin yerilen iki aşırı ucun ortasındaki dengeyi bulmak olduğunu bilen, dolayısıyla böbürlenmeden bütünüyle uzak olan kimsedir. Zira böbürlendiğinde adaletli davranmamış, bilakis yerilen ifrata doğru meyleden biri olmuş olur.

Bilmiş ol ki, Yüce Allah’ın sana lütfettiği yönetme yetkisini, köle ya da halk maiyetindeki kimselere yönelik kötü ve despotça kullanman, nefsinin hasisliğine, himmetinin değersizliğine ve aklının zayıflığına delalet eder.

Zira, yüce bir nefse ve yüce himmete sahip olan akıllı kişi, ancak güçte kendisine denk olanları ve kendisine rakip olanları yener. Fakat kendisiyle mücadele etme imkanı olmayan kimselere karşı küstahlık etmek, karakterde düşüklük, nefste ve ahlakta rezillik, acizlik ve şerefsizliktir. Bunu yapan kimse, sıçan veya pire öldürmekle ya da bit ovalamakla övünen kimse konumundadır ki, o kişi için bu yeterli bir alçaklık ve hasisliktir.

Nefisleri terbiye etmenin, aslanları terbiye etmekten daha zor olduğunu da bil. Zira, aslanlar, sahipleri tarafından barınaklarına hapsedildiklerinde, onların kötülüklerinden emin olunur. Oysa nefis, hapsedilse bile onun şerrinden emin olunmaz.

Kaynak: Nefislerin Tedavisinde Ahlak ve Siyer – İbn-i Hazm El-Endelüsi (M. 994-1064)

PSİKOTERAPİ İLE İLGİLİ DİĞER MAKALELER:

h_big_gunahlar_kendini_unutturur

DOĞRU HEKİMİ BULMANIN SIRLARI

Temiz, katkısız ve genetiği değiştirilmemiş gıdaların bile bulunması zor hale geldiği zamanımızda, sağlığımızı emanet edeceğimiz doğru rehberi, yani, basiretli ve hikmet sahibi bir hekimi bulmamız pek zor hale gelmiştir.

Özellikle kronik hastalığı ve kronik ağrısı olanlar, modern tıbbın şarlatanları ile alternatif tıbbın da şaklabanları arasında kafaları karışmış halde ve hangi tıp sistemine ve hangi hekime danışacakları ve güvenecekleri konusunda şaşkın hale dönmüş bir şekilde, denize düşen yılana sarılır hesabı her umut ve her ışık peşinde koşmaktadırlar.

İnsanların hayatları boyunca çözümünü aradığı, belki de bu uğurda gezmedikleri ülke, çalmadıkları kapı kalmadığı hastalıklarının veya ağrılarının çözümüne rehber olacak kişi yan komşuları bile olabilir ama bir türlü o kişiye ulaşamayadabilirler.

Eğitim, tercrübe, referanslar, şan, şöhret vb. faktörler her zaman doğru kişiye iletmeyebilir.

İşte, o yüzden, burada, bize, çözüme ulaşmamızda yardımcı olacak doğru rehberi bulmanın 2 anahtarını ve 3 sırrını paylaşmak istiyorum.

1. ANAHTAR: ÖNYARGISIZ ARAŞTIRMAK

Herhangi bir tedavi yöntemini veya herhangi bir tıp sistemini bilgisizce yargılamak, sizi doğru hekimden ve doğru tedavilerden alıkoyabilir. Ne modern tıbbın şarlatanları modern tıbbı komple yanlış kılar, ne de alternatif tıbbının şaklabanları, doğal yöntemleri koca karı tıbbı yapar.

2. ANAHTAR: HEKİMDEN ALINAN POZİTİF ENERJİ

Hekime güvenmek tedavinin çok önemli bir parçasıdır. O yüzden hekimden alacağınız enerji çok önemlidir. İstediği kadar, eğitimli, tecrübeli, tonlarca referansı olan biri olsa bile, içinizin ısınmadığı, yüzünden de pozitif enerji almadığınız bir hekim ile kesinlikle tedavi olmaya bile başlamayınız.

 Ancak, günümüzde, bilgi kirliliği o kadar çoktur ve insanların genleri o kadar çok değişmiştir ki, artık bilginin doğruluğunu ve hekimden aldığımız pozitif enerjinin ne kadar gerçekçi olduğunu da anlamak o kadar zorlaşmıştır.

İşte, bu iki anahtarın orijinaline muvaffak olmak için, mutlaka, Allah’ın bize yardım etmesine ihtiyacımız vardır. Zira, biz istediğimiz kadar önyargısız araştırıp duralım ve istediğimiz kadar pozitif enerji aldığımızı zannedelim, Allah istemediği takdirde doğru bilgiyi ve doğru enerjiyi bize nasib etmez. Allah, dilerse de, bazen insan çok araştırmadığı halde bile, şifâ insanın ayağına kadar bile gelebilir. İyi olacak hastanın doktor ayağına gelir sözü boşuna denmemiştir.

O yüzden Allah’ın bize yardım etmesini sağlayan sırları bilmemiz gerekir. Hayatınız boyunca kulağınıza küpe edip unutmamanız gereken, sizi darlıktan kurtarmaya ve feraha erişmeye yardımcı olacak üç önemli sır şudur:

 BİRİNCİ SIR: DUÂ

Duânın gücünü yaşayan bilir. Peygamler’in dar vakitlerinde ilk başvurdukları sırlardan biridir duâ. Allah, bize Kur’an-ı Kerimde duâ ile kurtulan ve feraha eren kişiler hakkında birçok örnek vermiştir.

Çeşitli çilelerden muzdarip olan Peygamber Eyyub hakkında Allah şöyle buyurmuştur:

“Eyyub’u da (an). Hani Rabbine: “Başıma bu dert geldi. Sen ise merhametlilerin en merhametlisisin” diye yakarışta bulunmuştu. Biz de onun duasını kabul ettik, üzerindeki derdi kaldırdık ve tarafımızdan bir rahmet, ibadet edenler için de bir ibret olarak ona ailesini ve onlarla birlikte bir o kadarını daha verdik.” (Enbiyâ Suresi: 83-84. ayetler)

Balinanın içinde hapis kalan Peygamber Yunus hakkında Allah şöyle buyurmuştur:

“Balık sahibini (Yunus) de (an). Hani o öfkeli olarak gitmiş ve bizim kendisini darlığa sokmayacağımızı sanmıştı. Derken karanlıkların içinde: “Senden başka ilah yoktur. Seni her türlü noksan sıfatlardan tenzih ederim. Sen yücelerin en yücesisin. Ben (nefsine) zulmedenlerden oldum” diye yakarışta bulunmuştu. Bunun üzerine duasına icabet ettik ve onu kederden kurtardık. İşte biz, iman edenleri böyle kurtarırız.” (Enbiyâ Suresi: 87-88. ayetler)

Ve daha nice nice ibretlik örnekler içeren ayetler ve sahih hadisler vardır.

İKİNCİ SIR: İSTİHÂRE

Müslümanın, bir şeyi yapmaya niyetlendiği zaman, Allah’ın, sonsuz ilmi ve kudreti ile, ona hayırlı olanı seçmesine yardımcı olması için yaptığı bir dini ritüeldir. İki rekat sünnet namaza müteakip sahih hadislerde geçen meşhur istihâre duası yapılır.

ÜÇÜNCÜ SIR: TAKVÂ

Takvâ, Allah’ın emirlerini yerini getirmek  ve O’na karşı gelmekten sakınmak  demektir. Takvânın faydaları hakkında Allah şöyle buyuruyor:

“Kim Allah’a karşı gelmekten sakınıp onun emirlerini yerine getirirse, (Allah) ona bir çıkış yolu kılar; Ve onu ummadığı yerden rızıklandırır. Kim Allah’a tevekkül ederse (Allah) ona yeter.” (Talak Suresi, Ayet 2-3)

“Kim Allah’a karşı gelmekten sakınıp onun emirlerini yerine getirirse, (Allah) ona işinde bir kolaylık gösterir.” (Talak Suresi, 4. Ayet)

Takvâ aksi hareket edenler hakkında da Allah şöyle buyuruyor: “Allah’ı unutan ve bu yüzden Allah’ın da onlara kendilerini unutturduğu kimseler gibi olmayınız!” (Haşr Suresi: 19. Ayet)

Son olarak, Peygamber Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem’in şu inci sözlerini de akıldan hiç çıkarmamak gerekir:

“Allah’ı gözet ki, O da seni gözetsin. Allah’ı gözet ki O’nu yanında bulasın. Bir şey istediğinde Allah’tan iste. Yardım talebinde bulunduğunda Allah’tan yardım iste. Şunu bil ki, bütün ümmet sana fayda vermek üzere birleşseler, ancak Allah’ın sana takdir ettiği kadar fayda verebilirler ve eğer bütün ümmet sana zarar vermek için birleşseler ancak sana Allah’ın takdir ettiği kadar zarar verebilirler.” (Tirmizi-Sahih Hadis)

Hayırlı şifâlar dileğimle …

Cemil A. Sülemi
Bio-Dostu İntegratif Tıp & USR Metodu & ESR Terapisi Mucidi & Eğitmeni | Fonksiyonel Tıp Hekimi | Danışman | Yazar
e-posta: eniyitedavi@gmail.com

 

AKLINI AKLIN İLE KORU

Bana biri şu  soruyu sormuştu : Hikmet sahibi biri şöyle demiş: “Aklı ile kendini korumayan, aklı ile helâk olur”. Bunun anlamı nedir ? Ben ise bir müddet buna bir anlam bulamadım. Ancak  belli bir süre sonra manası zihnimde açığa kavuştu.

Şöyle ki; Yaradanın zâtını, aklın ile anlamaya çalışırsan, fiziksel şeylere meyleder ve böylece teşbihe (Allah’ı mahlukatına benzetmeye) düşersin. Bu yönde, akıl ile akıldan korunmak, düşünüp, Allah’ın cisim veya herhangi (yaratılmış) bir şeye benzemesinin imkansız olduğunu bilmesidir.

Keza, akıllı bir insan Yaradanın bazı fiillerine baktığında, aklı ile çözemediği birçok şey görür. Acılar, hayvanların kesilmesi, engellemeye güç yettiği halde düşmanların evliyâlara musallat olması, salih insanların açlık ile imtihanı, uzun süre Allahtan uzak olan bir insanın sonradan ufacık bir hata ile cezalanması vb. birçok buna benzer şeyleri, akıl, dünyadaki algısına arzettiği zaman bu olaylarda pek bir hikmet ve mana görmeyebilir. İşte bu konuda akıldan korunmak, ona şöyle demek ile olur: “Allah’ın, herşeyin maliki (sahibi) olduğu, sonsuz hikmet sahibi olduğu ve hiçbir şeyi anlamsız ve rastgele yapmadığı senin için kesin bir şekilde sabit değil midir ?”. Elbette “evet” diyecektir. O zaman denir ki: “Biz, senin bu ikinci düşüncenden, kesin bir şekilde sabit olan birinci düşüncen ile  korunuruz. O zaman anlarız ki, Allah’ın fiilindeki hikmet yönü, senin için saklı kalmıştır, ve Allah’ın, mutlak hikmet sahibi olduğunu bildiğin için, O’na teslim olman gerekir.” İşte o zaman, akıl, “Teslim oldum” der ve boyun eğer.

Yaratılmışlardan birçok kişi vardır ki, akıllarına ilk gelen düşünceye bakıp, itiraz etmeye başlarlar. Hatta halktan sıradan biri bile şöyle der: “Nasıl bana kötü bir şeyi takdir etti ? Neden rızkımı daralttı ? Değişik tarzda imtihanlar ile beni test etmesindeki hikmet nedir ?”. Ancak, bu kişi, Allah’ın, herşeyin maliki (sahibi) ve mutlak hikmet sahibi olduğunu farketseydi, anlamadığı konularda, teslim olmaktan başka birşey yapmazdı.

Yazan: İmam İbn’ül Cevzi (Hicrî 508-597)
Kaynak: Sayd’ul Hâtır (Hatırat Kitabı), sayfa 283, Elmektebetül Asriyye, 2001, Beyrut.
Tercüme Eden: Cemil A. Sülemi
Bio-Dostu İntegratif Tıp & USR Metodu & ESR Terapisi Mucidi & Eğitmeni | Fonksiyonel Tıp Hekimi | Danışman | Yazar
e-posta: eniyitedavi@gmail.com

ŞİFÂ YOLUNA İLETEN DUA NURU VE HASTALIK UÇURUMUNA GÖTÜREN KUSURLARIMIZ

Hepimizin yelken açtığı ortak rotadır huzur, saadet ve mutlu olmak. Sağlıklı olmadan da bu ne kadar mümkündür ki ?! Doğu ve batının malı ve şanı ayağına kadar gelmiş Kanuni bile yakınmamış mıydı o ünlü sözleri ile.

 Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi 
Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi 

İşte, bazı şeylerin değeri kaybedince anlaşılıyor. Sonra birden soruyoruz biz neden hastayız ? Yediğimiz toksik gıdalar, sentetik ilaçlar, çevresel toksinler, ağır metaller veya oksidatif stres mi ? Evet, bunların hepsi ve fazlası doğru, ama bu işin kusurlarımız ile bir ilişkisi var mı diye hiç kendimize sorduk mu ?

Hastalık kimileri için yaptıkları zülme bir istihkak, kimilerine doğru rotaya dönmeleri için bir ikaz, kimileri için ise bir imtihandır.

Allah şöyle buyurdu:
“Başınıza her ne musibet gelirse, kendi yaptıklarınız yüzündendir. O, yine de çoğunu affeder.” (Şura Süresi: 30)

Görmüyorlar mı ki, her yıl bir ya da iki kere imtihan ediliyorlar; sonra yine tevbe etmiyor ve ibret almıyorlar?” (Tevbe Süresi: 126)

Hastalığı eksik anlayanlar, şifayı da çoğu kez yanlış şekilde arar.

“Hastalandığım zaman bana şifa veren O’dur.” (Şuara Süresi, 80) Ayetini bile çok eksik anlarız çoğu kez.

Çoğu insan, Allah dilemediği takdirde hiçbir ilacın hastalığa etki etmeyeceği ile açıklar. Halbuki, ilacın hastaya ulaşmasına dek şifa olayında o kadar faktör vardır ki bunları hep unuturuz.

Her hastanın tedavisi ve ilacı farklıdır. Hastalıkları aynı olsa dahi her hastaya uygun ilaç tipi ve ilaç dozu farklıdır. Bazen tedavide tek bir ilaç yetmez ve birçok tedavi aynı anda uygulanması da gerekebilir.

Hekim’e bu yüzden hekim denmiş ya. Hekim hikmet sahibi demektir. Hikmet ise bir şeyi doğru yerine koymaktır. Hekimin vazifesi, kendindeki tıp ilmini ve sanatını kullanarak, hastaya en uygun tedaviyi/tedavileri en uygun şekilde vermesidir.

Hastalandığımız zaman bize Şifayı veren Allahtır. O, bizi doğru hekimi bulmada yardımcı olmazsa, yada bulduğumuz doğru hekim olsa bile bize doğru ilacı doğru dozda veya doğru tedavileri vermezse biz nasıl şifayı bulabiliriz ki !

Hatta biz, ilacımızı bilsek bile, Rabbimiz, bize onu içmeyi nasip etmezse biz yine Şifayı nasıl bulabiliriz ?! Hatırlıyorum bir kez hastalanmıştım ve ilacımı bilmeme rağmen ilacımı alacak birkaç dakikalık vakit bile bulamamıştım. Sonra bu beni düşündürdü. Kime haksızlık yaptım, kimi üzdüm yada hangi günahı işledim de ilacımı bile alamıyorum. Kendi nefsimi dahi unutuyorum.

“Allah’ı unutan ve bu yüzden Allah’ın da onlara kendilerini unutturduğu kimseler gibi olmayınız!” (Haşr Suresi:19) Ayeti hep aklıma gelir ve beni hep düşündürür.

Evet, şifa nedenlerini ararken, tüm şifa nedenlerini takdir etmeye kadir olan Rabbimizi, unutmamamız gerekir. Şifa aslında bize çok yakın olabilir, ama bize yazılmadıysa dünyayı ve en iyi hekimleri gezmemize rağmen yine bize çare olmayabilirler. Rabbim bize şifayı verecek ise, bazen binlerce mil öteden birini ayağımıza kadar bile getirebilir. Allah’ın bize şifa vermesi, sadece ilacın etki göstermesi anlamında değildir. Allah’ın bize şifa vermesi, doğru hekimi bulmak, doğru teşhis ile doğru tedavileri bulmamız konusunda da bize yön göstermesi ve yardımcı olması ve nihayet aldığımız tedavileri bize etkili kılmasıdır. O yüzden her daim duayı eksik etmemek gerekir. Kırdığımız kalpler varsa onarıp, haklarını yediğimiz insanlar varsa helallik almamız ve günahlarımızdan da tevbe etmeliyiz.

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:
“Allah’ı gözet ki, O da seni gözetsin. Allah’ı gözet ki O’nu yanında bulasın. Bir şey istediğinde Allah’tan iste. Yardım talebinde bulunduğunda Allah’tan yardım iste. Şunu bil ki, bütün ümmet sana fayda vermek üzere birleşseler, ancak Allah’ın sana takdir ettiği kadar fayda verebilirler ve eğer bütün ümmet sana zarar vermek için birleşseler ancak sana Allah’ın takdir ettiği kadar zarar verebilirler.” (tirmizi-sahih hadis)

Duânın gücünü yaşayan bilir. Peygamler’in dar vakitlerinde ilk başvurdukları sırlardan biridir duâ. Allah, bize Kur’an-ı Kerimde duâ ile kurtulan ve feraha eren kişiler hakkında birçok örnek vermiştir.

Çeşitli çilelerden muzdarip olan Peygamber Eyyub hakkında Allah şöyle buyurmuştur:

“Eyyub’u da (an). Hani Rabbine: “Başıma bu dert geldi. Sen ise merhametlilerin en merhametlisisin” diye yakarışta bulunmuştu. Biz de onun duasını kabul ettik, üzerindeki derdi kaldırdık ve tarafımızdan bir rahmet, ibadet edenler için de bir ibret olarak ona ailesini ve onlarla birlikte bir o kadarını daha verdik.” (Enbiyâ Suresi: 83-84. ayetler)

Balinanın içinde hapis kalan Peygamber Yunus hakkında Allah şöyle buyurmuştur:

“Balık sahibini (Yunus) de (an). Hani o öfkeli olarak gitmiş ve bizim kendisini darlığa sokmayacağımızı sanmıştı. Derken karanlıkların içinde: “Senden başka ilah yoktur. Seni her türlü noksan sıfatlardan tenzih ederim. Sen yücelerin en yücesisin. Ben (nefsine) zulmedenlerden oldum” diye yakarışta bulunmuştu. Bunun üzerine duasına icabet ettik ve onu kederden kurtardık. İşte biz, iman edenleri böyle kurtarırız.”(Enbiyâ Suresi: 87-88. ayetler)

Ve daha nice nice ibretlik örnekler içeren ayetler ve sahih hadisler vardır.

Hastalığı ve Şifayı daha derin anlayabilmemizi ümidi ederim.

Hayırlı şifâlar dileğimle …

Cemil A. Sülemi
Bio-Dostu İntegratif Tıp & USR Metodu & ESR Terapisi Mucidi & Eğitmeni | Fonksiyonel Tıp Hekimi | Danışman | Yazar
e-posta: eniyitedavi@gmail.com

NEBEVÎ TIPTA ŞİŞMANLIK

Buharide İmran b. Husayn radiyallahu anh’ın rivayet ettiği sahih hadiste Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem ashabına hitaben şöyle demiştir: “En hayırlılarınız benim asrımda yaşayanlardır. Sonra bunları takip edenlerdir. Sonra da bunları takip edenlerdir” İmran radiyallahu anhu dedi ki: Kendi asrını zikrettikten sonra iki asır mı, üç asır mı zikretti bilemiyorum. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem şöyle demiştir:  “Sizden sonra öyle insanlar gelecek ki, ihanet edecekler ve onlara güvenilmeyecek, kendilerinden şahitlik yapmaları istenmediği halde şahitlik yapacaklar, adak adayıp adak sözlerini yerine getirmeyecekler ve ONLARIN ARASINDA ŞİŞMANLIK ZUHUR EDECEKTİR”. (Buhari-Sahih Hadis)

İmam Şafii şöyle demiştir: “Muhammed b. Hasan dışında hiçbir şişman kişide hayır görmedim. Ancak Muhammad b. Hasan hem şişman hem de zeki idi”.

Şair şöyle der :
Mideni şişman olmak için yemek ile doldurma
Çünkü İlim ehlinin cisimleri şişman değildir

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuşur:
“Ademoğlu karından daha şerli bir kab doldurmamıştır. Ademoğluna onu ayakta tutacak bir kaç lokmacık yeter. Eğer illaki (yemesi) gerekli ise, o zaman üçte birini yemeğine, üçte birini içeceğine ve (kalan) üçte birini nefesine (ayırsın)”. (Tirmizi-Sahih Hadis)

Meşhur Endelüs alimi İmam Kurtubi şöyle dedi: “Hipokrat, eğer Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in beslenme ile ilgili bu taksimatını (bölüştürmesini) duysaydı, bundaki hikmet karşısında hayran kalırdı.”

Hayırlı şifâlar dileğimle …

Hazırlayıp Tercüme Eden: Cemil A. Sülemi
Bio-Dostu İntegratif Tıp & USR Metodu & ESR Terapisi Mucidi & Eğitmeni | Fonksiyonel Tıp Hekimi | Danışman | Yazar
e-posta: eniyitedavi@gmail.com

İSRÂ GECESİNİN HEDİYESİ : HİCÂME TEDAVİSİ VE BİLİMSEL ESASI

1400 küsür yıl önce, ıssız gecelerin birinde, mükerrem bir kul, ulvî ve ihtişamlı bir yolculuğa koyulmuştu. Yüceler yücesi Rabbinden beş vakit namaz emrini almaya giderken, birçok melâike-i kiram topluluğu ile karşılaşmıştı.

Karşılaştığı melek topluluklarının sadece biri değil, ne yüce hikmettir ki tüm melek topluluklarının, her birinin, kesin bir dille tekrarladıkları bir cümle şuydu:
“Ey Muhammed ! Ümmetine hicâmeyi emret !” (Tirmizi-İbni Mace. Sahih hadis)

Meleklere gelen emir, insanı yaratan ve O’nun beden ve ruh sağlığının tedavisini en iyi bilen Rabbimizdir ki, O, melekleri hakkında, Kuran-ı Kerim de şöyle buyurmuştur : “Allah’ın onlara emrettiklerine karşı gelmezler ve onlara emredilenleri yaparlar”. (Tahrim Süresi: 6. Ayet)
Ve Peygamber Efendimiz, sallallâhu aleyhi ve sellem, o gece kulağında ve kalbinde yankılanan melek topluluklarının sesine kulak vermiş ve bu tedavinin önemini ilahî vahiyle şöyle belirtmiştir:
 “Tedavi olduğunuz şeylerin en iyisi, hicâme ve kust-i bahridir” (Müslim. Sahih hadis)

Peygamberimiz sallallâhu aleyhi ve sellem bu tedavi yöntemini çok güzel bir şekilde tarif etmiştir.
Müsned Ahmedde sahih bir rivayetle geçtiği üzere Peygamber Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem bir gün bir haccam (hicâme uzmanı) çağırıp kendisine hicâme yaptırmasını emreder. Hicâme yapılıdığı sırada Fezare oğullarından hicâmeyi bilmeyen biri, haccamın, Peygamber Efendimizin pak cesedine hayvan boynuzları ile vakum uygulayıp buna müteakip bir kesi aleti ucu ile pak cesedinin derisini çizdiğini görür ve günümüzde de bu tedaviyi ilk görenler gibi şaşkınlığa uğrar ve  “Bu nedir ey Rasulullah? Neden bu adama derini kesmesine izin veriyorsun?” diye sorması üzerine, Peygamber Efendimiz O’na “Bu elhacmdır (hicâmedir)” demiştir.  Fezare oğullarından soran kişi “Peki, elhacm (hicâme) de nedir?” diye sorması üzerine  Peygamber Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem çok mânidar, az, öz ve etkileyici bir şekilde hicâmeyi şöyle tanımlar :
“Bu, insanların tedavi oldukları şeylerin en hayırlılarındandır”.

Günümüzde, modern sayılan batı tıbbının kronik hastalıklara sentetik ve kimyasal ilaçlar ile çare olamaması,  insanları doğal tedaviler arayışı içine sürüklemiştir. Hicâmenin ise bir çok hastalığın tedavisinde etkin düzeyde fayda vermesi,  dünyanın dört bucağında hızla yayılmasına neden olmuştur. Ne yazık ki, Türkiyede, hacamat adı altında, genelde ehil olmayan kişiler tarafından, yanlış bir şekilde icra edildiğinden, hicameyi yanlış bilgilerden arındırırak şöyle tanıtalım.

1- Hicâme, damardan kan akıtmak veya kan vermenin eski bir yöntemi değildir.
Damardan kan akıtmak ile tedavi, antik yunan çağından beri bilinen bir tedavi yöntemi idi. Arapça elfasd veya elfasâde, ingilizce bloodletting, phlebotomy veya venisection olarak bilinir.

Hatta damarların isimleri ve hangi damardan kan akıtılması gerektiği ile ilgili eski bir harita bile mevcuttur.

Günümüzde bile halen bazı yörelerde ve ülkelerde  tedavi amaçlı uygulanmaktadır.
Bazı hastalıklarda faydalı olsa bile hicâme ile karıştırılmamalı ve de en önemlisi bugün kan bağışında bulunmak, hicâmenin alternatifi olarak düşünülmemelidir. Zira hicâme ile çıkan kan damar kanından çok farklıdır.
Konu ile ilgili birçok bilimsel çalışma yapılmış ve bu çalışmalar sonucu hicâme kanının çok farklı olduğu ve damar kanında bulunmayan birçok zehirlerle dolu olduğu ve damar kanındaki faydalı kan hücrelerini çok az miktarda içerdiği tespit edilmiştir.

2- Hicâme, nenelerimizin sırt ağrıları ve soğuk algınlığı için uyguladıkları bardak çekme veya kuru kupa çekme yöntemi değildir. Kuru hicâme diye bir olay söz konusu değildir. Tabi ki, kuru kupa tedavisi, bazı vakalarda faydalı olsa da bazı durumlarda zararı da olabilir. Kuru kupayı dahi uzmanların uygulaması gerekir. Hicâme, 11 çeşit kupa tedavisinin sadece bir çeşididir.

3-Hicâme, bazı yörelerde uygulanan yeni doğan bebeklerin sırtlarını çizme yöntemi değildir.

4- Hicâme, sadece müslümanların uyguladığı bir tedavi yöntemi değildir.

Öyle ki, batı tıbbının babası kabul edilen putperest yunanlı hipokratın (MÖ 370-460) bile uyguladığı çok eski ve köklü bir tedavi yöntemidir.

5- Hicâme, sadece köylülerin uyguladığı bir tedavi yöntemi değildir.

Öyle ki, Jennifer Aniston, Victoria Beckham, Denise I. A. Richards, Premier Lig ekiplerinden Chelsea’nin kalesini koruyan Petr Cech ve Ross Turnball ve başka yabancı ve yerli ünlü isimlerin batı tıbbında çaresini bulamadıkları hastalıkların tedavisinde başvurdukları  çok modern ve gözde bir tedavi yöntemidir.

6- Hicâme, tabâbet ilminden ve sanatından yoksunların, bir gün veya bir haftada ve dahi bir ayda öğrenebilecekleri bir sanat değildir.

Öyle ki, Müslimde geçen sahih bir hadise göre, Peygamberimiz sallallâhu âleyhi ve sellem, eşi Ümmü Seleme hicâme olmak için izin istemesi üzerine, bu işin ehli erkek bir sahabi olan hicâme uzmanı Ebu Taybe adındaki zâta, eşi Ümmü Selemeye hicâme yapmasını emretmiştir.

Bugün, bazılarının tasvir ettiği gibi kolay bir ilim olsaydı, herhangi bir bayana bir günde öğrenmesi için emredilirdi.

Dolayısıyla, hicâme tedavisindeki en önemli sünnetlerden biri de bu tedaviyi ehil olanların uygulamasıdır.

Ama, ne yazık ki günümüzde, hekim ve uzman olmayanlar ve dahi bazı hekimler, para mukabilinde, hekimlik ve tababetten zerre kadar ilmi olmayanlara  1 günlük kurslar vermektedir. Hicâme “minor surgery” yani minik ameliyat statüsündedir. “Nenemde kupa çekiyordu” deyip hicâmeyi bardak çekmek zannedip bu cerrahi işleme kalkışanlar sünnete zıt hareket etmektedirler.

7- Hicâme, kiraz yemeden önce, ilkbaharda haftanın belli günleri, yılda bir defa yapılan kan verme seromonisi değildir.

Hicâme bir tedavi yöntemidir. Hatta tedavilerin en iyilerindendir. Hastalık için yapıldığında her zaman yapılabilir. Hastalık olmaksızın, koruyucu hekimlik olarak uygulanacağı zaman ise her ayın hicri takvimine göre 17, 19 ve 21 tarihlerini tercih etmek sahih sünnetle sabittir. Bunun dışında çarşamba gibi belirli günlerde hicâme yapmayı yasaklayan rivayetler kesinlikle sahih değildir. Bu rivayetlerin doğru olmadığı daha iyi anlaşılsın diye dört mezhepten biri olan Maliki mezhebinin kurucusu hadis alimi İmam Malik b. Enes özellikle Çarşamba günü hicâme yaptırırdı.

8- Hicâme, sırtı yararcasına derin keserek, sırttan bir cam bardak vb. kupa ile şakır şakır kan akıtmak değildir.

Peki, kan aldırmanın şifa olduğuna dair hadis-i şerif yokmuydu ? Şifa üç şeydedir biri bal ikincisi kan aldırmak diye başlayan bir hadis-i şerif mevcut değil midir ?

Cevap: Hayır. Arapça ve Türkçe ana dilim olması hasebiyle – ALLAHA sonsuz hamdu senalar olsun- O hadisin doğru tercümesi şöyledir:

“Şifâ üç şeydedir; bal içiminde,  mihcemin (hicâme bıçağının) çiziğinde ve ateşle dağlamaktadır. Ancak ateşle dağlatmayı ümmetime yasaklıyorum.”(1)

(1) Buhari. Sahih Hadis. Alimler, ateş ile dağlamanın yasaklanışının mutlak anlamda olmadığını söylerler. Zira sahabelerden ateş ile dağlatma yöntemini kullananlar vardı. Hadisteki yasak, dağlatma yöntemini, hastalık olmaksızın, koruyucu hekimlik olarak uygulatmak ile ilgilidir. Ayrıca ateş ile dağlatma yöntemi, hastalıklarda bile, en son başvurulması gereken yöntemdir.

Bu hadisi şerifte, hicâmenin deriyi yarmak değil, özel bir hicâme bıçağı olan mihcem ile yüzeysel çizikler uygulanarak yapılması gerektiği hakkında net bir rivayettir. Hicâmede elbet toksinler ile karışık bir miktar kan çıkar ve bu toksinler ile karışık kanın vücut dışına atılması şifâdır. Ancak hicâmedeki önemli şifâ nedenlerinden biri de uygulanan yüzeysel çiziklerdir.

Bugün yapılan yanlış uygulamarda kesiler derin olduğu için birkaç gün banyo yapılmaması önerilir. Halbuki hicâmeden sonra banyo yapmak çok uygundur.

Doğru hicâme uygulandığında, şakır şakır kan akmaz ve çizikler bir kaç güne kadar iz bırakmadan iyileşmesi gerekir. Aksi takdirde, hicâme yerine haşamat olunmuş olunur.

Dolayısıyla, hicâme, zamanla hem ismi hem uygulanışı itibari ile kabalaşmış ve asimilasyona uğramış bir tedavi yöntemidir.

8-Hicâme, hacamat değildir.

Arapça ismiyle hicâmeحِجَامَة  veya el-hicâme الحِجَامَةُ veya elhacm الحَجْمْ , ingilizce hijama veya bilimsel adı ile wet cupping therapy veya bloodletting cupping therapy olan bu tedavi yönteminin adı osmanlıcaya hicâmet olarak geçmiştir.

“Hicâmet, ha muhmelenin kesri ve cimin fethi ile isimdir. Kitabet veznindedir” (Tıb 93, Ali Emiri El Yazma Eserleri Kütüphanesi, Fatih, İstanbul)

Şimdi, hicâmeyi, akılları karıştıran yanlışlardan biraz da olsun arındırdıktan sonra daha detaylı şöyle anlatalım:

Hicâme, sadece bilindiği üzere 5500 yıllık  geçmişi olan, dünyanın birçok yerinde, teşhise binaen değişik materyallerden yapılmış kupa (demir kupa, hayvan boynuzları, bambu kupalar, cam kupalar vb.) ile özel hicâme bıçağı ile uygulanan bir tedavi yöntemidir.

hicame003

hicame004

İlk adım teşhistir. Ve bu işin en önemli aşamasıdır.

hicame005

Hastanın şikayetleri dinlendikten sonra, hicâmetoloji bilimine göre, hicâme yapılacak nokta veya noktalar belirlenir. Kaç seans uygulanması gerektiği, seans aralarının belirlenmesi tamamen hikmet sahibi ve hastaya bütüncül ve hastalıklara fonksiyonel ve nedensel bir gözle bakan maharet sahibi bir doktorun işidir.

Örneğin, ayakta olan bir ağrının, kas ağrısı mı yoksa belden yansıyan bir ağrı mı olduğunu, belden yansıyan bir ağrı ise belin hangi omurgasından kaynaklandığını ve o omurgayı tespit etmeyi ancak tababet ilmine vakıf bir hekim veya uzman yapabilir.

Hicâmenin uygulama noktaları belirlemek için hastayı saatlerce dinleyen hekimler bile vardır. Ve asıl olması gereken de budur zaten.

Bunu, Peygamber Efendimiz, sallallâhu aleyhi ve sellem’in, uygulamasında da gayet net görüyoruz. Zira, Peygamber Efendimiz, sallallâhu aleyhi ve sellem, şikayetine göre bedeninin değişik bölgelerine hicâme tedavisi uygulatmıştır. Elbette hasta olmaksızın da, kendisine hicâme tedavisi uygulattığı noktalar da vardır. Ama günümüzde, insanlık tarihinde hiç görülmemiş, hava, su ve besin kirliliğinde yaşayan insanlar arasında sağlıklı insan bulmak zor olsa gerek.

Günümüzde artık neredeyse tekil hastalığı olan insan kalmamıştır. Dolayısıyla teşhis daha önemli bir hale gelmiştir.

Sadece şeker hastalığı olan birine yapılan hicâme ile, şeker ve tansiyon hastalığı olan birine yapılan hicâme noktaları çok farklıdır.

Teşhisten sonra uygulamaya geçilir ve uygulamada, her cerrahi işlemde olduğu gibi temizlik esas bir ilkedir. Hicâme tedavisinde kullanılan tüm malzemeler kişiye özel tek kullanımlık olması gerekir. Böylece, uygulayıcı hem kendini hem de diğer hastaları, bulaşıcı hastalıklardan korumuş olur.

Uygulamanın temel üç aşaması vardır.

  • Ön vakumlama
  • Yüzeysel çizikler (mihcem çiziği)
  • İkinci vakumlama.

Hicâmenin etki mekanizması ile ilgili eski tıp sistemlerinin çeşitli açıklamaları vardır. Ancak günümüzde bu açıklamalar ile yetinmek doğru değildir.

Hicâme, arapça kelime olarak, emmek ve hacmine sokmak (dengelemek) anlamını içerir.

Kadim birçok değişik tıp sistemi, hicameyi anlatırken zararlı maddelerin emilmesi, ve vücuttaki dengenin sağlanmasından bahseder. Ancak kullandıkları açıklama yöntemleri bugünün bilimsel gerçekleri ile örtüşmemektedir. Bu da günümüzde bir çok doktorun, hicâmeyi anlamamasına yol açar.

Emilerek neler vücut dışına alınır da bu şekilde vücuttaki denge sağlanmış olunur?

Bugünkü bilimsel gelişmeler ışığında bu soruya bilimsel yanıtlar bulabiliyoruz.

Dolayısıyla, modern hicâmetoloji bilimine vakıf olmak, hicâmeyi bugünün hastalıklarının tedavisinde en etkin düzeyde kullanmak için çok gereklidir.

Günümüzün bilimsel gelişmeleri ışığında hicâmenin etki mekanizmasını çok daha iyi anlamaktayız.

Hicâmenin uygulama aşamaların her birinin değişik bilimsel etkileri vardır.

1.Aşama: Ön vakumlama:

img_hicamet_ilk_asama

Uygulanacak bölgeye ve hastanın dokusuna göre vakumlama şiddeti ve uzunluğu hastayı huzursuz etmeyecek şekilde değişiklik arzeder.

Aslında bu işlem günümüzün tıbbi gelişmeleri ışığında çok daha mânidar bir şekilde anlaşılmaktadır. Zira dokuları oluşturan hücrelere besin akışı mekanizması basınç esasına dayanır. Uygulanan vakumlamadaki maksat bölgedeki dokuya  ters basınç uygulamaktır. Bu ise dokulardaki birçok olayı etkiler. Bu ilk işlemin etkileri kısaca şöyledir:

1-Bölgeye kan akışı hızlandırılır ve buna bağlı olarak bölge hücrelerine oksijen ve besin akışı hızlandırılır.
2-Lenfatik dolaşım desteklenir.
3-Damar duvarının geçirgenliği artırılır.
4-Zayıf kılcal damarlar parçalanır ve buna müteakip histamin salınımı gerçekleşir.
5-Bağ dokusundaki (kas dokusu dahil) toksik maddeler ve hücre atıkları deri bariyerine doğru emilir. Bilimin şu an keşfetmediği ve adını bile koymadığı toksinler ve zehirler dahil!

Gelecek resimde derin kas hematomunun dahi hicâme yöntemi ile deriye doğru çekilip kaybolduğu görülmektedir.

hicame007

* Dr. Abdullah Nasrat’ın Çalışmasından.

2. Aşama: Yüzeysel Çizikler.

hicame008

Bir müddet ters basınç uygulamaya müteakip, bir damla bile kan çıksa birçok şifa nedenini barındıran ikinci aşama gelir. Yüzeysel insizisyonlar (çizikler).

Bu çiziklerin ne kadar yüzeysel olduğunu anlamak için bir örnek vermek isterim. Mısırda doktorlara verilen eğitimin pratik testi şöyledir. Bir balon şişirilir ve o balona çizik uygulanması istenir. Eğer balon patlarsa doktora sertifika verilmez. Ayrıca, 2 adet A4 kağıdı üst üste konu ve kağıda çizik uygulanması istenir. Eğer çizik diğer kağıda geçerse doktora sertifika verilmez.

Peygamber Efendimiz, sallallâhu aleyhi ve sellem, şöyle buyurmuştur: “Şifâ üç şeydedir; bal içiminde,  mihcemin (hicâme bıçağının) çiziğinde ve ateşle dağlamaktadır. Ancak ateşle dağlatmayı ümmetime yasaklıyorum.” (Buhari. Sahih Hadis)

Derinin dermis tabakasının başlangıcını çizmek kafidir.

hicame009

Hadiste zikredilen “mihcem çiziği” çok mânidardır. Yarma veya batırma değil, mihcem çiziğidir ve birkaç damla kan çıksa bile şifâ nedenleri mihcemin çiziğinde saklıdır. Bu saklı şifâ nedenlerinin bazıları şunlardır:

1-Ön vakumlama ve ters basınç ile deri bariyeri altına toplanan toksinlerin vücut dışına atılması üzere arada engel olan epidermal deri bariyerini açmak üzere o bariyeri çizmek.
2-Dermis tabakasındaki kılcal damarlardaki tıkanıklıkların giderilmek üzere çizilmesi.
3-Nitrik Oksit maddesinin salınımı.
4-Doğal morfin olan beta endorfin maddesinin salınımı.
5-Adrenokortial hormonunun salınımı.
6-Milyonlarca sinirsel uçların uyarımı ve uyarıma bağlı milyarlarca biyolojik reaksiyon
7-Organ Refleks zonlarının uyarımı ve uyarıma bağlı iç organların tedavisine yönelik beyinin verdiği ve günlerce süren komutlar ve iyileşme sürecinin başlaması.
8-Keşfedilmeyi bekleyen ve üzerinde henüz bilimsel çalışmaların bitmediği çok gizemli sırlar.

3.Aşama: İkinci Vakumlama:

hicame010b

İkinci vakumlama ile, uygulanan yüzeysel çiziklerin uygulandığı bölgeye ters basınç uygulanır ve bu şekilde deri altında biriken toksinler, kılcal damarlardaki bir miktar kan ile karışık bir şekilde vücut dışına atılır. Aynı anda ön vakumlamadaki emilim süreci devam eder.

Çok ilginçtir ki, hicâme doğru uygulandığında:

1-Her bölgeden çıkan toksinler ile karışık kan miktarı değişiklik arzeder.
2-Toksinler ile karışık kan çıkışı belli bir süre sonra plazma (sarı sıvı) çıkışı ile sona erer ve artık ne kadar vakum uygulansa da bir damlacık kan bile çıkması mümkün değildir.

hicame011A

Bu etkiler sadece hicâme yapılış esnasında gerçekleşen etkilerdir. Asıl hicâme tedavisinden sonra muazzam, devâsâ ve çok komplike biyolojik tamir reaksiyonları başlar ve bunlar başlıca şöyledir:

1-Deri altındaki, bağ dokusundaki toksinlerin temizlenmesi neticesinde tüm kan dolaşımının filtrasyonunun başlaması. Bir nevi insandaki damar kanının yenilenmesi ve tazelenmesi.

Uzman Cerrah Dr. Abdullah Nasrat’ın yaptığı çalışmada hepatit B hastalarının damar kanının renginin açıldığı tespit edilmiştir.

2-Mikrosirkülasyonun düzelimi.

3-Organ reflex zonlarına yapıldığı takdirde, uygulanan bölge ile ilgili iç organların sinirsel uyarımı ve tamir sürecinin tetiklenmesi.

4-Bağışıklık sisteminin uyarılması ve ciddi bir şekilde artışı.

5-Kan hücrelerinin üretiminin tetiklenmesi. Dolayısıyla, doğru uygulanan hicâmede kan değerleri azalmaz, bilakis artar.

6-Derinin toksin atma gücünün artırılması. Hatta bazen hicâme yapılan bölgeden akne ve sivilce zuhur eder, bu da derinin eskiden atamadığı toksinleri deri aracılığı ile daha iyi atmaya başladığını gösterir.

7-Vücudun bildiğimiz ve bilmediğimiz doğal tedavi mekanizmalarının harekete geçişi ve bunun sonucundan birçok kronik ve akut hastalıkların iyileşme sürecinin başlaması.

Zira, hicâmenin vücutta meydana getirdiği reaksiyonlar çok komplike ve muazzamdır. Basit gibi görünen uygulama, öylesine komplike sonuçları doğurmaktadır ki, nezih ve sentetik ilaç firmalarının satış müdürü olmayan bilim adamlarını bugün bile hayrete düşürmektedir.

Hicâmenin günümüzde bile en çok uygulandığı Çinde meşhur bir atasözü vardır:

“Akupunktur ve Kupa ile hastalıkların yarısından fazlasını tedavi edebilirsiniz”.

Hicâme, ise 11 çeşit kupa tedavilerinin en etkin çeşididir ve akupunktur etkisini de içermektedir.

“Tedavilerin en iyisi” nişânı, öyle rastgele verilmiş bir övgü değildir. Peygamber Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem, bir tedavi için “tedavilerin en iyisi” diyorsa bu kesin anlamda en iyisidir. Biz bunu anlayamasak ta, Nebevi Tıp, mutlak hakikatleri içerir. Bu hakikatleri daha iyi anlamak için tembellikten çıkıp araştırmamız ve düşünmemiz gerekir. Biri bir araştırma yapıp yayınladıktan sonra “AA bu bizim hadislerde de vardı” demek yerine Nebevi Tıbbın mutlak hakikatlerini anlamak ve en etkin düzeyde istifade etmek için her türlü bilimsel araştırma ve geliştirmede öncü olmamız gerekir.

Şimdi, dünyanın dört köşesinde yapılan bilimsel çalışmalar ışığında, hicâmenin, tıbbi terminoloji açısından nasıl en iyi tedavi olduğunu biraz da olsun ele alalım.

1-Uygulanabildiği yaş grubunun genişliği:

Hicâme yeni doğmuş bebeklerden ölüm döşeğindeki yaşlılara kadar uygulanabilen geniş çaplı bir tedavi yöntemidir.

Hatta hamilelere, hamilelik dönemlerinde ve doğum öncesi doğum kolaylaştırıcı olarak bile uygulanmaktadır.

Uzakdoğuda 45 günlük çocuklara uygulaması hakkında bilimsel çalışma mevcuttur.

2- Tedavisinde etkin olduğu hastalıkların genişliği:

Hicâmeye baktığımızda hemen hemen tüm hastalıkların tedavisinde kullanıldığını görürüz. Yani çok geniş spektrumlu bir tedavi yöntemidir. Bazı hastalıklarda ana tedavi olarak kullanılır. Bazılarında ise destekleyici olarak kullanılır. Bazılarına şaşırtıcı gelebilir ama anemi hastalarının tedavisinde dahi kullanılır.

Londrada 1830 yılında medikal kütüphane tarafından yayınlanan, ingiliz hicâme uzmanı Thomas Mapelsonun kaleme aldığı ve İngiltere kralına hediye olarak yazdığı hicâme ile ilgili kitabının başında, hicâme tedavisinin başırı sonuçlar verdiği hastalıkların listesini yazmıştır.

hicame014

LİSTEDEKİ EN İLGİNÇ HASTALIKLAR:

– KORKULU RÜYALAR (KABUSLAR)
– KEDER
– DERİ MORARMASI
– NEZLE
– EPİLEPSİ (SARA)
– FELÇ
– SAĞIRLIK
– GÖZ İLTİHABI
– İŞİTME KAYBI
– BAŞ DÖNMESİ
– BİLİNÇ BULANIKLIĞI
– YILANCIK
– HİDROSEFALİ (BEYİNDE SU TOPLANMASI)
– HALSİZLİK
– UNUTKANLIK
– DELİLİK (ÇILGINLIK)
– KIZAMIK
– PLÖREZİ
– TERLEME

VE İLGİNÇTİR Kİ !

Türkiyede geçerliliği tartışılırken, ve dini tavsiyesinden dolayı bazılarının nefretine maruz kalan hicâme tedavisi, şu an İngilterede yasal bir tedavi statüsündedir.

3-TEDAVİ SÜRECİ VE ETKİ HIZI:

Hicâme tedavisine baktığımızda onun kadar hızlı etki eden başka tedavi yöntemi bulmak çok zordur. Mekanizmayı anladığınızda zaten buna hak vermekten başka çareniz kalmaz.

Kronik vakalarda ilk seanstan itibaren etkisini hissettiren bir tedavi yöntemidir. Çaresiz sanılan bir çok hastalığın en güçlü tedavilerinden biridir. Doğru teşhis ve doğru uygulama tekniği ile uygulandığı takdirde çok ilginç sonuçlara da tanık olabilirsiniz.

En ilginç örneklerden biri de mısırlı Dr. Abdullah Nasrat’ın erken teşhis edilmiş diyabet ayağını kısa sürede tedavi etmesidir.

UYGULAMA

hicame015

UYGULAMADAN 1 GÜN SONRA

hicame016

UYGULAMADAN 2 GÜN SONRA

hicame017

UYGULAMDAN 30 GÜN SONRA

hicame018

Suudi Arabistanda, Suud-Alman hastanesinde, hicâme kliniklerini kuran, Dr. Amir Salih’in, hastanede 2 seansta tedavi ettiği lösemi vakası kayıtlıdır.

Bu, her diyabet ayağın ve her lösemi vakasının çok kısa sürede tedavi olacağı anlamına gelmez, ancak öyle vakaların da olabileceğini gösterir. Bunu, hastalık yoktur hasta vardır ilkesi ışığında düşünmek gerekir.

4 – YAN ETKİLERİ:

Bilimsel ve doğru uygulandığı takdirde yan etkisi yoktur.

Genelde güçlü ilaçların, doğal veya sentetik olsun, yan etkileri kaçınılmazıdır. Ancak HİCÂME çok güçlü bir tedavi olması ile birlikte sıfır yan etkiye sahiptir.

5 – HEM SEMPTOMATİK HEM SİSTEMİK YANI:

Çoğu kimyasal tedavilerin semptomatik yani sadece belirtileri tedavi etmeye yönelik olduğu günümüzde, HİCÂME tedavisi çok önemli bir tedavi haline gelmiştir.

Zira hem semptomatik olarak çok hızlı bir tedavi yöntemi olması ile birlikte sistematik bir tedavi olarak özellikle kronik hastalıkların ana nedenlerini tedavi edici özelliği ile harika bir tedavi yöntemidir.

6- BAŞKA İLAÇLAR İLE ETKİŞELİMİ:

Kan sulandırıcı ilaçlar dahil hiçbir kimyasal veya bitkisel ilaç ile yan etkileşim sözkonusu değildir. Tabiki çizikler olması gerektiği gibi yüzeysel olduğu takdirde.

Bilakis ilaçların etkinliğini artırıp yan etkilerini minimize eder.

Hicâme tedavisinde vücudun içine bir girişim değil de, vücuttan toksinler dışarı alındığı ve vücudun doğal tedavi mekanizmalarını harekete geçirildiği için zaten böyle bir yan etkileşim söz konusu değildir. Böylece bu tedavi yönteminden hem kimyasal ilaç tedavisi yapan hekimler hem doğal ilaç tedavilerini kullanan hekimler de faydalanabilir.

7- NEKÂHAT VE TABURCU OLMA SÜRESİ:

Genelde 3 güne kadar çizik izleri geçmekte. Kızarıklar ise en geç bir haftaya geçmektedir. Hasta, tedaviden hemen sonra taburcu olup kendini çok yormama kaydı ile normal hayatına dönebilir. Genelde başka tedavi yöntemlerinde ameliyat vb. işlem sonrası taburcu olma sürecine bakıldığında, hicâme vesile olduğu etkiye nazaran taburculuk süresi ve işlem sonrası işlemin izlerinin geçme süresi çok kısadır.

8-KORUYUCU HEKİMLİK OLARAK TA UYGULANABİLMESİ:

İlaçların çoğu, ister sentetik olsun ister doğal, insanda hastalık olmayınca kendileri hastalık yapar. Çok güçlü tesirli ilaç veya terapilerin koruyucu hekimlik olarak ta uygulanabilmesi çok nadirdir. Hicâme tedavisi çok güçlü ve çok tesirli bir tedavi olmasına rağmen koruyucu hekimlik olarak sağlıklı insanlara da uygulanabilen bir tedavi yöntemidir.

9- HEM TEDAVİ HEM TANI KOYUCU ETKİSİ:

Hicâme tedavisi ile uygulanan bölgenin renk değiştirme reaksiyonu, çıkan toksinler ile karışık kanın miktarı, rengi, katılığı vb. bize o bölge ile veya o bölge ile ilgili organ hakkındaki durum ile ilgili birçok bilgi vermektedir.

Hatta hicâme tedavisini check-up mahiyetinde bile uygulama tekniği vardır.

10- MALİYETİ VE GEREKEN MALZEMELERİNİN UCUZLUĞU:

Etkisine bakıldığında maliyeti çok düşük ve gereken malzemeleri yalın ve basit bir tedavi yöntemi olması çok ilginçtir. Bu kadar basit gibi görünmesine rağmen yüksek maliyetli tedavilerin yapamadığını yapması da çok mânidardır.

Tedavinin en büyük maliyeti ise, her tedavide de olduğu gibi, teşhisi ve doğru uygulamayı bilen hikmet sahibi, hastalara bütüncül bir yakşalım ile yaklaşmayı bilen ve hastalığın ana nedenini tedavi etmeye çalışan bir hekim ! Zira doğru uygulayıcı olmadığında bu tedavi yöntemi ile kronik hastalıkları tedavi etmek çok zordur. Doğru kişi ve doğru yöntem ile uygulandığında ise harikaları ALLAHIN izniyle çoğu kez gözleriniz ile anında hatta seans bitmeden bile görmeye hazırlanın. Özellikle kronik ağrılarda seans bitmeden ağrılarınız bitebiir.

11- HİÇBİR İNANCA TERS OLMAYIŞI

Kan bağışına, kan nakline, ozon tedavisi vb. tedavi yöntemlerine karşı olan bazı dini inanç mensupları bile hicâme tedavisine karşı tavır yapmaları sözkonusu değildir.

12- AKUT VAKALAR VE ACİL MÜDAHALEDE YÜKSEK ETKİNLİĞİ:

Yüksek ateş, koah atakları, migren atakları, gut atakları, zehirlenmeler ve kas travmaları gibi birçok akut vakalarda ve acil müdahele gerektiren durumlarda da yüksek etkinliğe sahiptir.

Hayberli yahudi kadının, Peygamberimiz sallallâhu âleyhi ve sellem ve sahabelerini, zehirlemeye kalkışması üzerine, hem Peygamberimiz sallallâhu âleyhi ve sellem hem de sahabeleri hemen hicâme olmuşlardır. Bunun üzerine eshab-ı kiram’ın bir kısmı vefat etse de Peygamberimiz sallallâhu âleyhi ve sellem ve diğer bir kısım eshabı o an ölüm tehkilesini atlatmışlardır.

13- HEM MADDİ, HEM PSİKOLOJİK HEM RUH HASTALIKLARININ TEDAVİSİNDE ETKİNLİĞİ:

Maddi hastalıklardaki etkisi ile kalmayıp, depresyon, nazar, büyü (sihir) ve cinlerin musallat olması gibi hastalıkların tedavisinde de etkinliği meşhurdur.

Bu konudaki tedavi mekanizması ile ilgili çeşitli açıklamalar da mevcuttur.

14- KOLAY TEST EDİLEBİLİRLİĞİ:

Her endikasyonda ve her yaş grubunda uygulanabildiği, yan etkisiz bir tedavi yöntemi olduğu, maliyeti ucuz olduğu ve kısa sürede etkisini gösterdiği için üzerinde araştırma yapılması en kolay ve en basit olan en güçlü tedavi yöntemidir.

Bu açıdan baktığımızda aynı anda bu kadar geniş yaş grubuna hitap eden, ve aynı anda geniş kapsamlı hastalıkların tedavisinde kullanılan, ve aynı zamanda çok hızlı bir şekilde tedavi sonucu veren ve aynı anda hiçbir yan etkisi olmayıp hiçbir kimyasal veya bitkisel ilaç ile yan etkileşim yapmayan başka hangi tedavi yöntemi vardır sizce ? Aynı zaman da bu tedavi yöntemi koruyucu hekimlik olarak ta uygulanabilir olucak !

Hicâme tedavisinde bunların hepsi fazlasıyla var.

Şimdi ise bu tedavinin en yaygın yanlış uygulamalarını ve doğurduğu sonuçları ele alalım:

1- TEDAVİ MEKANİZMASININ ANLAŞILMADAN UYGULANMASI
Sonuç: Hicâmeyi en yüksek düzey etkinlikte kullanamamak.

2- HİJYEN KURALLARINA RİAYET ETMEMEK
hicame019
Sonuç: Hem uygulayıcıya hem de diğer hastalara bulaşıcı hastalıkların yayılma riski.

3- TEŞHİSSİZ UYGULAMAK
Sonuç:
-Tedaviden istenilen yanıtın alınmaması.
-İstenilmeyen yan etkilerin ortaya çıkma riski.

4-GEREĞİNDEN AZ BÖLGELERE VEYA AZ KERE UYGULAMAK

Sonuç:
-Tedaviden istenilen yanıtın alınmaması ve tam iyileşme sağlanamaması.

5- ÖN VAKUMLAMANIN YAPILMAMASI (ÖN TERS BASINCIN UYGULANMAMASI)
Sonuç:
-Yüzeysel çiziklerin acısının hissedilmesi.
-Dokulardaki zehirlerin emiliminin azalması.
-Ön vakumlamalı hicâme tedavisine göre daha az etkinlikte sonuç almak.

6- VAKUMLAMANIN GEREĞİNDEN SERT VE DAHA UZUN SÜRE UYGULANMASI
hicame020
Sonuç:
-Uygulanan bölgede şiddetli ağrı.
-Sağlıklı kılcal damarların parçalanması ve dokuların zarar görmesi.
-Zayıf derilerde derinin altında su toplanması.
-Deri yanıkları.
-Uzun süren ödemler.
-Sinir dokusunda meydana gelen tahribat.
-Dolaşım bozuklukları.

7- DERİN KESİ UYGULANMASI

hicame021

Sonuç:

-Tedavi esnasında şiddetli acı.
-Tedavi sonrası ağrılar.
-Çizik izlerinin çok geç iyileşmesi.
-Çizik izlerinin iyileşmeyip iz bırakması ve buna bağlı olarak birçok şikayete neden olan ve tedavisi zor olan bozucu alan oluşması.
-Çok kan kaybı ve buna bağlı kansızlığı olan insanlarda günlerce süren halsizlik.
-Vücüdun derin kesiğe olan reaksiyon farkı, ve buna bağlı olarak mihcem çiziğinde saklı birçok şifa nedenlerinden istifade edilememesi.
-Çıkarılması istenilen toksinler gerekli düzeyde çıkmaması.
-Uygulanbildiği hastalıkların ve hasta grubunun iyice kısıtlanması.
-Hastaya banyo yapmasının yasaklanması.

Resim de görüldüğü gibi o kadar derin kesi uygulanmış ki, daha vakumlama yapmadan kan akışı başlamış. Bunun adı hacamat, haşamat veya haşat etmek, kesinlikle hicâme değil. Halbuki işlemden sonra bile çizik izlerini bulmanız genelde hayli zordur.
Yanlış uygulamarda kesiler derin olduğu için, bazı hastalar acıdan dolayı tedaviye devam etmemektedirler veya hicâme sandıkları tedaviye karşı önyargılı olmaktadırlar.
Halbuki hicâme tedavisi 1 yaşını doldurmamış bebeğe bile keyfini bozmadan gayet konforlu ve eğlenceli bir şekilde uygulanan acısız ve nazik bir tedavi yöntemidir.

8- GEREKLİ EK TEDAVİLERİN İHMAL EDİLMESİ
Sonuç:
-Bazı hastalıklarda istenilen yanıtın alınmaması ve tam iyileşme sağlanamaması.
Tıbbi beslenme, tıbbi perhiz, fiziksel aktivite, düzenli uyku, temiz hava, ilaç tedavisi, cerrahi müdahale, psikolojik tedavi vb. duruma göre ek tedaviler mutlaka ihmal edilmemelidir.
Hicâme, diğer birçok tedaviye kıyasen en iyi tedavidir, ancak yegane tek tedavi yöntemi değildir. Dolayısıyla, hicâmenin, hemen hemen her türlü hastalıkta kullanılması, en iyi tedavi yöntemlerinden biri olması ve bazı kronik hastalıkların tedavisinde tek başına yeterli olması, her hastalıkta ve her endikasyonda tek başına yeterli olacağı anlamına gelmez.
Nebevi Tıpta tedavi bir bütündür ve hastalığa ve hastaya bakış bütüncül bir bakıştır.

NEBEVI-TIP

NEBEVİ TIP, İNSANIN MADDİ VE MANEVİ SAĞLIĞI İLE İLGİLİ İLAHİ VAHYE DAYANAN BAKIM VE ONARIM KLAVUZUDUR.

Maddi sağlığınız ve manevi esenliğiniz daim olsun.

Cemil A. Sülemi
Bio-Dostu İntegratif Tıp & USR Metodu & ESR Terapisi Mucidi & Eğitmeni | Fonksiyonel Tıp Hekimi | Danışman | Yazar
e-posta: eniyitedavi@gmail.com

KONU İLE İLGİLİ MAKELELER:

h_tibbi-hicame-oncesi-ve-sonrasi-dikkat-edilmesi-gerekenler1