Kategori arşivi: Nebevi Tıp

GÜNAHLAR KİŞİYE KENDİNİ UNUTTURUR !

Günahların bir cezası da, kula, kendisini unutturmasıdır. Kendini unutunca da, onu ihmal eder, bozup ifsâd eder ve mahvedip helâke sürükler.

Eğer şöyle sorulursa: Kul kendisini nasıl unutabilir ki?! Kendisini unutursa neyi hatırlar? Kendisini unutması ne anlama gelir?

İşte buna şöyle cevap verilir: Evet, kul kendisini son derecede büyük bir unutuşla unutur. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Allah’ı unutan ve bu yüzden Allah’ın da onlara kendilerini unutturduğu kimseler gibi olmayınız! Asıl fasıklar işte onlardır” (Haşr: 19).

İşte onlar Yüce Rablerini unutunca, Allah da onları unutmuş ve kendilerine nefislerini unutturmuştur. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Allah’ı unuttular, O da onları unuttu” (Tevbe: 67).

İşte, Yüce Allah, onu unutanı şu iki şekilde cezalandırmıştır:

Birincisi: Yüce Allah, onu unutmuştur.

İkincisi: Yüce Allah, ona kendini unutturmuştur.

Yüce Allah’ın kulunu unutması, onu ihmal etmesi ve bırakıp terketmesidir. Bu durumda helâk, kişiye, elin ağıza yakınlığından daha yakındır.

Yüce Allah’ın kula kendini unutturması ise, ona yüksek fırsatları, mutluluğunun, kurtuluşunun,  kendisini islah etmenin ve yüksek mertebeye erişmenin sebep ve yollarını unutturmasıdır. İşte tüm bunları kendisine unutturur, aklına ve hatırına getirtmez ve isteğini bunlara yönlendirmez ki bunlara rağbet etsin. Zira, bunlar, onun aklının ucundan geçmez ki o yönde adım atsın ve onları tercih etsin.

Yüce Allah, ayrıca ona, nefislerinin ayıplarını, kusurlarını ve felaketlerini unutturur. Böylece onları ortadan kaldırmak aklına gelmez.

Ayrıca, ona nefsinin ve kalbinin hastalıklarını ve acılarını unutturur da onları tedavi etmek ve kendini fesâda ve helâka sürükleyecek bu hastalıkları ve illetleri ortadan kaldırmak onun aklına gelmez. Hastalığı aslında çok ağır ve ölümcüldür, ama o, bunun farkında değildir. Onu tedavi etmek aklının ucundan geçmez.

Bu genel ve özel cezaların en büyüklerindendir.

Kendi nefsini ihmal edip zayi eden, nefsinin gereksinimlerini, hastalığını,  ilacını ve mutluluğunun, kurtuluşunun, iyiliğinin ve ebedi nimetlerde daimi bir yaşamının sebep ve yollarını unutan kimsenin bu cezasından daha büyük ceza nedir ki ?

Yazan: İmam Şemsuddin İbn Kayyim El-Cevziyye (M.S. 1292-1349).
Kaynak: El-Cevabu’l-Kafi Limen Seele Ani’d-Devai’ş-Şafi, Marife Yayınları, Fas, 1. Baskı, 1997.
Tercüme Eden: Cemil A. Sülemi
Bio-Dostu İntegratif Tıp Uzmanı
Hekim | Danışman | Araştırmacı | Yazar
Not: Tercümemizde, kitabın türkçe tercümesi olan, Kalbin İlacı, Elif Yayınları, 6. Baskı, Eylül 2009 baskısı sayfa 129-130 tercümesi düzeltilerek istifade edilmiştir.

PSİKOTERAPİ İLE İLGİLİ MAKALELER:

h_big_gururtedavi_ibnhazm

Reklamlar

GURURLANMANIN VE KENDİNİ BEĞENMENİN TEDAVİSİ / İBN-İ HAZM EL-ENDELÜSİ

Eğer aklın ile gururlanıyorsan, zihnine gelen bütün kötü düşünceleri ve senden ayrılmayan bir takım sapkın istekleri düşün! Bu durumda aklının eksikliklerini anlamış olursun.

Görüşlerinle gururlanıyorsan, yanılgılarını düşün, onları aklından çıkarma ve unutma! Nitekim doğru olduğunu zannettiğin görüşünde, senin dışındakilerin isabet ettiğini, senin ise hatalı olduğunu, senin düşündüğünün aksine şeyler çıktığını ve en iyi durumda bile yanılgılarının doğrularına eşit olduğunu göreceksin ki, bu ne lehinde ne de aleyhinde olan bir durumdur (yani bununla ne övünmen ne de yerilmen gerekir). Fakat şunu da unutma ki, hataların, isabetli kararlarından genellikle çok olur. Zira Peygamberler (Allah’ın selamı onların üzerine olsun) dışındaki bütün insanlar böyledir.

Eğer amellerinle gururlanıyorsan, günahlarını ve eksik bıraktığın hayırları ve geçimini nereden kazanıp nereye harcadığını düşün! Allah’a yemin ederim ki, bunu düşünürsen, günahlarının ve eksikliklerinin hayırlarından çok olduğunu ve iyiliklerini ortadan kaldırdığını göreceksin. Öyleyse bu durumdan sürekli kaygı/üzüntü duymalısın ve böbürlenme yerine nefsinin kusurları ile uğraşmalısın.

Şayet ilminle gururlanıyorsan, bil ki bunda sana ait bir meziyet yoktur. O, sadece Allah’ın bir mevhibesidir/bağışıdır. Öyleyse, gazaba müstahak olucak bir şeyle Allah’a karşılık verme. Zira O, sana vereceği bir hastalıkla bildiğin ve ezberlediğin şeyleri sana unutturabilir.

Zeka ve ilim sahibi, mutedil bir kişiliğe sahip ve iyi bir araştırmacı olan AbdülMelik b. Tariyf bana, “kendisinin büyük bir ezberleme gücüne sahip olduğunu, duyduğu bir şeyi neredeyse tekrarlamaya ihtiyaç duymadan ezberlediğini, fakat bir gün denize açıldığını, içine yerleşen korkunç bir korkunun bildiklerinin çoğunu kendisine unutturduğunu ve bir daha eski durumuna dönemeyecek şekilde hafıza gücünde büyük bozukluklar meydana getirdiğini” söyledi.

Bana da bir hastalık musallat oldu; önemsiz bir kısmı hariç ezberlediklerimin çoğunu unuttum, ancak yıllar sonra onları tekrar edinebildim ve bu dertten kurtuldum.

Biliniz ki, ilim öğrenmeye çok hırsı olan birçok insan, öğrenmeye ciddi gayretler göstermesine, derslerle ve konularla ilgilenmesine rağmen, sonuçta ondan bir pay alamaz ama aldığını zannedip kibir ve gurura kapılır. İlim sahibi bilmiş olsun ki, eğer sadece ilgiyle/çalışmayla bu iş olsaydı, kendisinden üstün birileri yine olurdu. Bu da ilmin Allah’tan bir bağışlama olduğunu doğrulamaktadır. Öyleyse bunda övünülecek yer neresidir!? Burası ancak ve ancak tevazu ve Allaha’a şükretme, Allah’tan nimetlerini artırmasını dileme, onların kendisinden alınmaması için Allah’a sığınma mekanı olabilir.

Sonra, sana gizli kalan ve hakkında bilginin olmadığı ilmi disiplinleri, daha sonra da mütehassıs olduğun ilmin kısımlarını düşün. Göreceksin ki, nüfuz etmeye çalıştığın dolayısıyla bilmediğin konuların, bildiklerinden daha çok olduğunu göreceksin. Öyleyse böbürlenme yerine nefsini aşağıla ve küçümse, bu daha faydalıdır. Ve yine senden daha bilgili olanları düşün, onların daha çok bilgili olduklarını göreceksin ki o zaman nefsin, yanında önemini kaybeder.

İlmin ile ihlal ettiklerini düşün; orada da bildiklerinle amel etmediğini görürsün. O zaman da ilmin aleyhinde delildir.

Kaldı ki sahip olmakla gurur duyduğun ilim, şiir ve benzeri büyük bir özelliği olmayan ilimlerden bir ilim olabilir. Bu durumda dünya ve ahiret mertebeleri bakımından senden daha iyi bilgilere ve ilimlere sahip olanlara bak ki nefsin sana önemsiz/basit gelecektir.

Eğer yiğitliğin/cesaretin ile övünüyorsan, senden daha yiğit olanları düşün. Sonra da Yüce Allah’ın sana bağışladığı bu cesareti nerde kullandığına bak. Şayet onu bir günahta kullanmışsan, ahmaksın; zira sen onu meyvesi olmayan bir şeyde harcamışsın. Eğer onu bir kulluğu yerine getirmede kullanmışsan, övünmenle onu da ifsad etmişsin. Daha sonra, bu özelliğin/cesaretin ihtiyarlıkla birlikte sende yok olmasını düşün! Bu durumda eğer yaşıyorsan çocuk gibi zayıf aile fertlerinden birisin!

Eğer dünyadaki makamınla gurur duyuyorsan/övünüyorsan, sana muhalif, denk ve benzer olanları düşün. Belki onlar adi, zayıf ve düşkün olabilirler, fakat makam bakımından sana denktirler. Belki de bu kişiler, aşırı rezaletleri, soylarındaki, nefislerindeki ve ahlaklarındaki adilikler dolayısıyla kendilerine benzemekten utanç duyulan kimselerdir. Bütün dünyaya sahip olsan da ve sana muhalif hiç kimse olmasa da –ki bu gerçekleşmesi çok uzak bir ihtimaldir-  yukarda sana zikrettiğim kişilerle ortak olduğun konumunu önemseme! Kaldı ki metruk yerlerine oranla dar ve az bir saha olmasına rağmen, dünyanın bütün imar edilmiş yerlerine sahip kimseyi görmedik. Hele bunu kuşatan felek ile kıyaslandığında, onun ne kadar küçük kaldığını var sen düşün!

İbn Semmak’ın Harun Reşid’e söylediklerini düşün! İbn Semmak Harun’un huzurunda içmek için bir bardak su ister ve Harun Reşid’e yönelerek, “Eğer bu suyu içmekten alıkonursan, onu alabilmek için ne kadar vermeye razı olursun?” diye sorar. Harun Reşid, “Bütün mülkümü!” diye cevap verir. İbn Semmak bu sefer  “Bu suyu vücudundan geri çıkarmak için ne kadar vermeye razı olurdun?” diye sorunca, Harun Reşid, “Bütün mülkümü vermeye razı olurdum” diyerek aynı cevabı verir. Bunun üzerine İbn Semmak, “Ey müminlerin emiri! Bir çişe ve su içimine eşit olmayan bir mülkle mi seviniyorsun!” der. İbn Semmak doğru söylemiştir.

Bilmiş ol ki, eğer bütün müslümanların kralı olsan da cahil, avret yerleri açık ve bir siyahi olan Sudan kralı senin mülkünden daha geniş bir mülke sahiptir. Eğer onu hakkımla elde ettim dersen, fakat onu elde etmede gurur rezaletini kullandıysan, yemin ederim ki onu hakkın ile elde etmedin. Onda adil davranmadığın zaman, durumundan utan, zira o, gururlanmayı gerektirecek bir durum değil, rezil bir durumdur.

Eğer malınla/zenginliğinle gururlanıyorsan bil ki bu, övünmenin en kötü mertebesidir. Senden daha zengin olanların durumuna bak, çok rezil durumlara düşerek yok oldular. Bu tür kişilerin senden üstün olan hallerine gıpta etme. Bil ki malla böbürlenmek ahmaklıktır. Zira Allah rızası için sadaka vermek suretiyle mülkünden çıkarmadıkça mal kendisinden yararlanılamayan taşlar gibidir. Mal/zenginlik aynı zamanda gelip geçici olan bir şeydir; bazen onu kaybeder aynısını başkasının elinde, hatta bazen düşmanın elinde görürsün. Bu tür şeylerle böbürlenmek aptallıktır. Ona güvenmek/onunla kendini güvende hissetmek yanılgı ve zaaftır.

Eğer güzelliğin ile böbürleniyorsan, bizim ortaya koymaktan haya duyduğumuz, senin de belli bir yaşa geldikten ve o özellik senden gittikten sonra sende meydana gelmesinden utanç duyacağın şeyleri düşün. Bu konuda bu söylediklerimiz yeterlidir.

Şayet kardeşlerinin/dostlarının seni övmeleri ile böbürleniyorsan, düşmanlarının sana yönelttikleri yergileri düşün. İşte o zaman böbürlenme senden ayrılır gider. Eğer hiçbir düşmanın yok ise sende hayır yoktur. Allah’ın verdiği kıskanılacak herhangi bir nimeti bulunmayan kimse hariç, hiçbir düşmanı olmayandan daha adi bir kimse yoktur.

Eğer ayıplarını küçük görüyorsan, onların başka insanlarda olduğunu ve senin onları bildiğini düşün! Eğer sende az da olsa ayırt etme gücü var ise, işte o zaman utanır ve eksikliğinin miktarını bilmiş olursun.

Eğer tabiatların terkibinin ve nefse yüklenmiş unsurların karışımıyla ortaya çıkan huyların keyfiyetini bilmiş olsaydın, sendeki bu üstünlüklerin sende bulunmasında sana ait herhangi bir katkının olmadığını, bunun Allah’ın bir bağışı olduğunu; eğer bunların başkasına ihsan etmiş olsaydı, onun da senin gibi olmuş olacağını kesin olarak kavrardın. Eğer nefsinin sorumluluğu sana bırakılmış olsaydı, başarısız ve helak olurdun. Öyleyse onunla böbürlenme yerine, onu sana bağışlayana teşekkür et ve onun senin elinden çıkmaması için merhamet dile.

Övülen ahlak dahi, hastalık, fakirlik, korku, öfke ve ihtiyarlık yüzünden değişime uğrar. Sana ihsan edilenden mahrum bırakılmış kimselere merhamet et. Sana nimetleri bağışlayan Yüce Allah’a isyan ederek ya da sana ihsan edilende kendin için bir hak ve pay görerek, o nimetlerin senden Allah tarafından alınmasına sebebiyet verme, Yüce Allah’ın korumasına ihtiyacının olmadığını düşündüğünde er veya geç helak olursun/dünyada da ahirette de kaybedenlerden olursun.

Ahlakın ihtiyarlık, hastalık ve benzeriyle nasıl değiştiğine kendimden bir örnek vereyim. Çok şiddetli bir hastalığa yakalandım. Dalağımda çok ağrılı bir şişlik ortaya çıktı ve bu bende sinirlilik, sabırsızlık ve taşkınlık huyu meydana getirdi. Huylarımın değiştiğini kabullenmiyordum, fakat kendimi iyice yoklayınca, karakterimden ayrıldığıma ilişkin hayretim gittikçe arttı. Anladım ki dalak ferahlık yeridir ve o bozulduğunda ferahlığın zıttı (darlık) meydana gelmektedir.

Eğer asaletinle/soyunla böbürleniyorsan, bil ki bu, zikrettiğimiz böbürlenmelerin en kötüsüdür. Zira bu böbürlendiğin şeyin ne dünyada ne de ahirette sana faydası vardır. Bir düşün; bu, senden açlığı gideriyor mu, açığını kapatıyor mu, ya da ahiretinde sana fayda veriyor mu!? Sonra soy bakımından seninle aynı seviyede olanlara bak! Belki de onlar, Peygamberlerin, halifelerin, sahabeden ve alimlerden faziletli kişilerin, acemlerden kisraların ve kayserlerin yada İslam krallarının ve onlara tabi olanların nesebine ulaşma noktasında senden üstün olabilirler. Fakat sen onların geride bıraktıklarına ve onlardan geriye kalan şeylere bir bak! Bu şekilde delil sunan bu tür şeylerle övünen kimselerin çoğunun köpekler gibi hasis olduklarını, son derece kötü ve rezil yönde değiştiklerini ve yerilen sıfatlarla donandıklarını görürsün. Öyleyse seninle eşit ya da senden daha üstün bir konumda olmalarına rağmen bu tür konumlara düşebilen kimselerin sahip olduğu şeye özenme!

Ayrıca kendileriyle iftihar ettiğin ataların belki günahkar, içkici, zinacı, asık suratlı ve ahmak kimselerdir. Belki de şartlar zulüm ve zorbalık etmelerine müsaade etmiş, onlar da zulüm işlemiş ve çirkin eserler bırakmışlar; onların bu utanç verici işleri bu günlere kadar gelmiş (unutulmamış), bu nedenle de hesap gününde pişmanlık duyacakları günahları çoğalmıştır. İşte eğer sen bunlarla iftihar ediyorsan, kendisiyle böbürlendiğin bu şey, ayıp, adilik, utanç ve şerefsizlik kategorisine girmektedir. Dolayısıyla açıktır ki, bunlar hayran kalınacak şeyler değildirler.

Eğer faziletli kişilerin soyundan gelmekle böbürleniyorsan ve kendin faziletli biri değil isen, bil ki onların faziletinden eline bir şey geçmez. Eğer kendin iyi biri değil isen, ne dünyada ne de ahirette onların sana en ufak bir katkıları olmaz. Bütün insanlar Yüce Allah’ın kendi kudretiyle yarattığı, cennetine koyduğu ve meleklerini kendisine secde ettirdiği Adem’in (Allah’ın selamı onun üzerine olsun) çocukları oldukları halde, Hz. Adem’in onlara en ufak bir faydası olmamaktadır. Kötülük yapanlarn, fasıkların ve kafirlerin hepsi onun çocukları içindedirler. Akıllı kişi, babasının faziletinin kendisini Allah’a yaklaştırmadığını, sahip olduğu bir erdem ya da talihle elde edemediği bir itibar ve mal kazandırmadığını düşündüğünde, kendisine herhangi bir yarar sağlamayan şeylerle böbürlenmenin bir anlamının olmadığını bilmiş olur. Bununla böbürlenen kimsenin, komşunun malıyla, başkasının konumuyla yada kendisi semer taşırken başkı için yarışan at ile böbürlenenden farkı var mıdır!? Nitekim halk bu tür kişiler için şöyle der: “Babasının zekasıyla şöhret bulan aptal!” Eğer övülmeye varacak kadar böbürlenmen katlandıysa, ahlaki düşüşün de katlanmış demektir. Zira aklın sendeki böbürlenmeye direnmekten aciz kalmıştır. Hak ettiğin niteliklerle övüldüğünde durum budur. Yalan üzere övülüyorsan, böyle bir durumu da artık sen düşün! Hz. Nuh’un oğlu, Hz. İbrahim’in babası ve Hz. Peygamberin amcası  Ebu Leheb, Allah’ın yarattıklarının en faziletlilerine ve şerefin tümünün kendilerine tabi olmada olduğu insanlara en yakın olan kimseler idi. Fakat bunun onlara bir faydası olmadı.

Nikahlı eşlerin evlatları olmadıkları halde, dünya riyasetinin zirvesine çıkanlar olmuştur. Ziyad b. Ebih ve Ebu Müslim gibi. Yine kendilerini sevmekle ve eserlerine tabi olmakla Allah’a yaklaşılacak faziletin zirvesine çıkmış insanlar vardır ki, onların adlarını burada saymamız mümkün değildir.

Eğer bedeninin büyüklüğü ile böbürleniyorsan, katır, merkep ve öküzün senden güçlü olduklarını ve daha ağır yük taşıyabildiklerini düşün! Eğer çabukluğun ile böbürleniyorsan, bilmiş ol ki, köpek ve tavşan bu alanda senden üstündürler. Ve zaten akıl sahibinin, akılsız olanın kendisinden üstün olduğu bir hususiyetle böbürlenmesi hayret edilecek bir şey değil midir?

Kendisinde bir böbürlenme takdir eden ya da kendisinin diğer insanlardan üstün olduğunu zanneden kimse, başına aniden bir üzüntü, sıkıntı, kötülük ya da musibet geldiğinde sabrına baksın. Eğer kendini az sabırlı buluyorsa, bilsin ki başına bela gelen cüzzamlılar ve benzerleri gibi sabırlı olanlar, temyiz etme bakımından daha geri olan bir sınıf olmalarına rağmen, ondan üstündürler. Eğer nefsini sabırlı bulursa bilsin ki, yukarıda zikrettiklerimizden önde değildir; ya geridedir ya da onlarla eşit düzeydedir, herhangi bir üstünlüğü yoktur.

Yine kendisinde bir böbürlenme takdir eden, Yüce Allah’ın kendisine kendisine verdiği nimet, mal, köle-hizmetçi, tebaa, sıhhat, makam gibi hususlardaki yaşantısına baksın; acaba adaletli mi yoksa zalimce mi davranıyor. Şayet nefsini, bunları kendisine bağışlayana karşı gerekli olan şükrü eda etmede kusurlu ve adaletten sapmaya meyilli olarak görürse, bilsin ki kölelerden adalet ehli olup hakkıyla şükreden, iyi yaşantıya sahip ve iyilik yapan kimsleer, bu konuda kendisinden daha üstündürler/erdemlidirler.

Eğer kendini adaletin gereklerini yerine getiren biri olarak görürse, bilsin ki adil kimse, eşyadaki dengeyi ve huyların ölçülerini; kendisine düşen görevin yerilen iki aşırı ucun ortasındaki dengeyi bulmak olduğunu bilen, dolayısıyla böbürlenmeden bütünüyle uzak olan kimsedir. Zira böbürlendiğinde adaletli davranmamış, bilakis yerilen ifrata doğru meyleden biri olmuş olur.

Bilmiş ol ki, Yüce Allah’ın sana lütfettiği yönetme yetkisini, köle ya da halk maiyetindeki kimselere yönelik kötü ve despotça kullanman, nefsinin hasisliğine, himmetinin değersizliğine ve aklının zayıflığına delalet eder.

Zira, yüce bir nefse ve yüce himmete sahip olan akıllı kişi, ancak güçte kendisine denk olanları ve kendisine rakip olanları yener. Fakat kendisiyle mücadele etme imkanı olmayan kimselere karşı küstahlık etmek, karakterde düşüklük, nefste ve ahlakta rezillik, acizlik ve şerefsizliktir. Bunu yapan kimse, sıçan veya pire öldürmekle ya da bit ovalamakla övünen kimse konumundadır ki, o kişi için bu yeterli bir alçaklık ve hasisliktir.

Nefisleri terbiye etmenin, aslanları terbiye etmekten daha zor olduğunu da bil. Zira, aslanlar, sahipleri tarafından barınaklarına hapsedildiklerinde, onların kötülüklerinden emin olunur. Oysa nefis, hapsedilse bile onun şerrinden emin olunmaz.

Kaynak: Nefislerin Tedavisinde Ahlak ve Siyer – İbn-i Hazm El-Endelüsi (M. 994-1064)

PSİKOTERAPİ İLE İLGİLİ DİĞER MAKALELER:

h_big_gunahlar_kendini_unutturur

DOĞRU HEKİMİ BULMANIN SIRLARI

Temiz, katkısız ve genetiği değiştirilmemiş gıdaların bile bulunması zor hale geldiği zamanımızda, sağlığımızı emanet edeceğimiz doğru rehberi, yani, basiretli ve hikmet sahibi bir hekimi bulmamız pek zor hale gelmiştir.

Özellikle kronik hastalığı ve kronik ağrısı olanlar, modern tıbbın şarlatanları ile alternatif tıbbın da şaklabanları arasında kafaları karışmış halde ve hangi tıp sistemine ve hangi hekime danışacakları ve güvenecekleri konusunda şaşkın hale dönmüş bir şekilde, denize düşen yılana sarılır hesabı her umut ve her ışık peşinde koşmaktadırlar.

İnsanların hayatları boyunca çözümünü aradığı, belki de bu uğurda gezmedikleri ülke, çalmadıkları kapı kalmadığı hastalıklarının veya ağrılarının çözümüne rehber olacak kişi yan komşuları bile olabilir ama bir türlü o kişiye ulaşamayadabilirler.

Eğitim, tercrübe, referanslar, şan, şöhret vb. faktörler her zaman doğru kişiye iletmeyebilir.

İşte, o yüzden, burada, bize, çözüme ulaşmamızda yardımcı olacak doğru rehberi bulmanın 2 anahtarını ve 3 sırrını paylaşmak istiyorum.

1. ANAHTAR: ÖNYARGISIZ ARAŞTIRMAK

Herhangi bir tedavi yöntemini veya herhangi bir tıp sistemini bilgisizce yargılamak, sizi doğru hekimden ve doğru tedavilerden alıkoyabilir. Ne modern tıbbın şarlatanları modern tıbbı komple yanlış kılar, ne de alternatif tıbbının şaklabanları, doğal yöntemleri koca karı tıbbı yapar.

2. ANAHTAR: HEKİMDEN ALINAN POZİTİF ENERJİ

Hekime güvenmek tedavinin çok önemli bir parçasıdır. O yüzden hekimden alacağınız enerji çok önemlidir. İstediği kadar, eğitimli, tecrübeli, tonlarca referansı olan biri olsa bile, içinizin ısınmadığı, yüzünden de pozitif enerji almadığınız bir hekim ile kesinlikle tedavi olmaya bile başlamayınız.

 Ancak, günümüzde, bilgi kirliliği o kadar çoktur ve insanların genleri o kadar çok değişmiştir ki, artık bilginin doğruluğunu ve hekimden aldığımız pozitif enerjinin ne kadar gerçekçi olduğunu da anlamak o kadar zorlaşmıştır.

İşte, bu iki anahtarın orijinaline muvaffak olmak için, mutlaka, Allah’ın bize yardım etmesine ihtiyacımız vardır. Zira, biz istediğimiz kadar önyargısız araştırıp duralım ve istediğimiz kadar pozitif enerji aldığımızı zannedelim, Allah istemediği takdirde doğru bilgiyi ve doğru enerjiyi bize nasib etmez. Allah, dilerse de, bazen insan çok araştırmadığı halde bile, şifâ insanın ayağına kadar bile gelebilir. İyi olacak hastanın doktor ayağına gelir sözü boşuna denmemiştir.

O yüzden Allah’ın bize yardım etmesini sağlayan sırları bilmemiz gerekir. Hayatınız boyunca kulağınıza küpe edip unutmamanız gereken, sizi darlıktan kurtarmaya ve feraha erişmeye yardımcı olacak üç önemli sır şudur:

 BİRİNCİ SIR: DUÂ

Duânın gücünü yaşayan bilir. Peygamler’in dar vakitlerinde ilk başvurdukları sırlardan biridir duâ. Allah, bize Kur’an-ı Kerimde duâ ile kurtulan ve feraha eren kişiler hakkında birçok örnek vermiştir.

Çeşitli çilelerden muzdarip olan Peygamber Eyyub hakkında Allah şöyle buyurmuştur:

“Eyyub’u da (an). Hani Rabbine: “Başıma bu dert geldi. Sen ise merhametlilerin en merhametlisisin” diye yakarışta bulunmuştu. Biz de onun duasını kabul ettik, üzerindeki derdi kaldırdık ve tarafımızdan bir rahmet, ibadet edenler için de bir ibret olarak ona ailesini ve onlarla birlikte bir o kadarını daha verdik.” (Enbiyâ Suresi: 83-84. ayetler)

Balinanın içinde hapis kalan Peygamber Yunus hakkında Allah şöyle buyurmuştur:

“Balık sahibini (Yunus) de (an). Hani o öfkeli olarak gitmiş ve bizim kendisini darlığa sokmayacağımızı sanmıştı. Derken karanlıkların içinde: “Senden başka ilah yoktur. Seni her türlü noksan sıfatlardan tenzih ederim. Sen yücelerin en yücesisin. Ben (nefsine) zulmedenlerden oldum” diye yakarışta bulunmuştu. Bunun üzerine duasına icabet ettik ve onu kederden kurtardık. İşte biz, iman edenleri böyle kurtarırız.” (Enbiyâ Suresi: 87-88. ayetler)

Ve daha nice nice ibretlik örnekler içeren ayetler ve sahih hadisler vardır.

İKİNCİ SIR: İSTİHÂRE

Müslümanın, bir şeyi yapmaya niyetlendiği zaman, Allah’ın, sonsuz ilmi ve kudreti ile, ona hayırlı olanı seçmesine yardımcı olması için yaptığı bir dini ritüeldir. İki rekat sünnet namaza müteakip sahih hadislerde geçen meşhur istihâre duası yapılır.

ÜÇÜNCÜ SIR: TAKVÂ

Takvâ, Allah’ın emirlerini yerini getirmek  ve O’na karşı gelmekten sakınmak  demektir. Takvânın faydaları hakkında Allah şöyle buyuruyor:

“Kim Allah’a karşı gelmekten sakınıp onun emirlerini yerine getirirse, (Allah) ona bir çıkış yolu kılar; Ve onu ummadığı yerden rızıklandırır. Kim Allah’a tevekkül ederse (Allah) ona yeter.” (Talak Suresi, Ayet 2-3)

“Kim Allah’a karşı gelmekten sakınıp onun emirlerini yerine getirirse, (Allah) ona işinde bir kolaylık gösterir.” (Talak Suresi, 4. Ayet)

Takvâ aksi hareket edenler hakkında da Allah şöyle buyuruyor: “Allah’ı unutan ve bu yüzden Allah’ın da onlara kendilerini unutturduğu kimseler gibi olmayınız!” (Haşr Suresi: 19. Ayet)

Son olarak, Peygamber Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem’in şu inci sözlerini de akıldan hiç çıkarmamak gerekir:

“Allah’ı gözet ki, O da seni gözetsin. Allah’ı gözet ki O’nu yanında bulasın. Bir şey istediğinde Allah’tan iste. Yardım talebinde bulunduğunda Allah’tan yardım iste. Şunu bil ki, bütün ümmet sana fayda vermek üzere birleşseler, ancak Allah’ın sana takdir ettiği kadar fayda verebilirler ve eğer bütün ümmet sana zarar vermek için birleşseler ancak sana Allah’ın takdir ettiği kadar zarar verebilirler.” (Tirmizi-Sahih Hadis)

Hayırlı şifâlar dileğimle …

Cemil A. Sülemi
Bio-Dostu İntegratif Tıp Uzmanı
Hekim | Danışman | Araştırmacı | Yazar

 

AKLINI AKLIN İLE KORU

Bana biri şu  soruyu sormuştu : Hikmet sahibi biri şöyle demiş: “Aklı ile kendini korumayan, aklı ile helâk olur”. Bunun anlamı nedir ? Ben ise bir müddet buna bir anlam bulamadım. Ancak  belli bir süre sonra manası zihnimde açığa kavuştu.

Şöyle ki; Yaradanın zâtını, aklın ile anlamaya çalışırsan, fiziksel şeylere meyleder ve böylece teşbihe (Allah’ı mahlukatına benzetmeye) düşersin. Bu yönde, akıl ile akıldan korunmak, düşünüp, Allah’ın cisim veya herhangi (yaratılmış) bir şeye benzemesinin imkansız olduğunu bilmesidir.

Keza, akıllı bir insan Yaradanın bazı fiillerine baktığında, aklı ile çözemediği birçok şey görür. Acılar, hayvanların kesilmesi, engellemeye güç yettiği halde düşmanların evliyâlara musallat olması, salih insanların açlık ile imtihanı, uzun süre Allahtan uzak olan bir insanın sonradan ufacık bir hata ile cezalanması vb. birçok buna benzer şeyleri, akıl, dünyadaki algısına arzettiği zaman bu olaylarda pek bir hikmet ve mana görmeyebilir. İşte bu konuda akıldan korunmak, ona şöyle demek ile olur: “Allah’ın, herşeyin maliki (sahibi) olduğu, sonsuz hikmet sahibi olduğu ve hiçbir şeyi anlamsız ve rastgele yapmadığı senin için kesin bir şekilde sabit değil midir ?”. Elbette “evet” diyecektir. O zaman denir ki: “Biz, senin bu ikinci düşüncenden, kesin bir şekilde sabit olan birinci düşüncen ile  korunuruz. O zaman anlarız ki, Allah’ın fiilindeki hikmet yönü, senin için saklı kalmıştır, ve Allah’ın, mutlak hikmet sahibi olduğunu bildiğin için, O’na teslim olman gerekir.” İşte o zaman, akıl, “Teslim oldum” der ve boyun eğer.

Yaratılmışlardan birçok kişi vardır ki, akıllarına ilk gelen düşünceye bakıp, itiraz etmeye başlarlar. Hatta halktan sıradan biri bile şöyle der: “Nasıl bana kötü bir şeyi takdir etti ? Neden rızkımı daralttı ? Değişik tarzda imtihanlar ile beni test etmesindeki hikmet nedir ?”. Ancak, bu kişi, Allah’ın, herşeyin maliki (sahibi) ve mutlak hikmet sahibi olduğunu farketseydi, anlamadığı konularda, teslim olmaktan başka birşey yapmazdı.

Yazan: İmam İbn’ül Cevzi (Hicrî 508-597)
Kaynak: Sayd’ul Hâtır (Hatırat Kitabı), sayfa 283, Elmektebetül Asriyye, 2001, Beyrut.
Tercüme Eden: Cemil A. Sülemi
Bio-Dostu İntegratif Tıp Uzmanı
Hekim | Danışman | Araştırmacı | Yazar

ŞİFÂ YOLUNA İLETEN DUA NURU VE HASTALIK UÇURUMUNA GÖTÜREN KUSURLARIMIZ

Hepimizin yelken açtığı ortak rotadır huzur, saadet ve mutlu olmak. Sağlıklı olmadan da bu ne kadar mümkündür ki ?! Doğu ve batının malı ve şanı ayağına kadar gelmiş Kanuni bile yakınmamış mıydı o ünlü sözleri ile.

 Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi 
Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi 

İşte, bazı şeylerin değeri kaybedince anlaşılıyor. Sonra birden soruyoruz biz neden hastayız ? Yediğimiz toksik gıdalar, sentetik ilaçlar, çevresel toksinler, ağır metaller veya oksidatif stres mi ? Evet, bunların hepsi ve fazlası doğru, ama bu işin kusurlarımız ile bir ilişkisi var mı diye hiç kendimize sorduk mu ?

Hastalık kimileri için yaptıkları zülme bir istihkak, kimilerine doğru rotaya dönmeleri için bir ikaz, kimileri için ise bir imtihandır.

Allah şöyle buyurdu:
“Başınıza her ne musibet gelirse, kendi yaptıklarınız yüzündendir. O, yine de çoğunu affeder.” (Şura Süresi: 30)

Görmüyorlar mı ki, her yıl bir ya da iki kere imtihan ediliyorlar; sonra yine tevbe etmiyor ve ibret almıyorlar?” (Tevbe Süresi: 126)

Hastalığı eksik anlayanlar, şifayı da çoğu kez yanlış şekilde arar.

“Hastalandığım zaman bana şifa veren O’dur.” (Şuara Süresi, 80) Ayetini bile çok eksik anlarız çoğu kez.

Çoğu insan, Allah dilemediği takdirde hiçbir ilacın hastalığa etki etmeyeceği ile açıklar. Halbuki, ilacın hastaya ulaşmasına dek şifa olayında o kadar faktör vardır ki bunları hep unuturuz.

Her hastanın tedavisi ve ilacı farklıdır. Hastalıkları aynı olsa dahi her hastaya uygun ilaç tipi ve ilaç dozu farklıdır. Bazen tedavide tek bir ilaç yetmez ve birçok tedavi aynı anda uygulanması da gerekebilir.

Hekim’e bu yüzden hekim denmiş ya. Hekim hikmet sahibi demektir. Hikmet ise bir şeyi doğru yerine koymaktır. Hekimin vazifesi, kendindeki tıp ilmini ve sanatını kullanarak, hastaya en uygun tedaviyi/tedavileri en uygun şekilde vermesidir.

Hastalandığımız zaman bize Şifayı veren Allahtır. O, bizi doğru hekimi bulmada yardımcı olmazsa, yada bulduğumuz doğru hekim olsa bile bize doğru ilacı doğru dozda veya doğru tedavileri vermezse biz nasıl şifayı bulabiliriz ki !

Hatta biz, ilacımızı bilsek bile, Rabbimiz, bize onu içmeyi nasip etmezse biz yine Şifayı nasıl bulabiliriz ?! Hatırlıyorum bir kez hastalanmıştım ve ilacımı bilmeme rağmen ilacımı alacak birkaç dakikalık vakit bile bulamamıştım. Sonra bu beni düşündürdü. Kime haksızlık yaptım, kimi üzdüm yada hangi günahı işledim de ilacımı bile alamıyorum. Kendi nefsimi dahi unutuyorum.

“Allah’ı unutan ve bu yüzden Allah’ın da onlara kendilerini unutturduğu kimseler gibi olmayınız!” (Haşr Suresi:19) Ayeti hep aklıma gelir ve beni hep düşündürür.

Evet, şifa nedenlerini ararken, tüm şifa nedenlerini takdir etmeye kadir olan Rabbimizi, unutmamamız gerekir. Şifa aslında bize çok yakın olabilir, ama bize yazılmadıysa dünyayı ve en iyi hekimleri gezmemize rağmen yine bize çare olmayabilirler. Rabbim bize şifayı verecek ise, bazen binlerce mil öteden birini ayağımıza kadar bile getirebilir. Allah’ın bize şifa vermesi, sadece ilacın etki göstermesi anlamında değildir. Allah’ın bize şifa vermesi, doğru hekimi bulmak, doğru teşhis ile doğru tedavileri bulmamız konusunda da bize yön göstermesi ve yardımcı olması ve nihayet aldığımız tedavileri bize etkili kılmasıdır. O yüzden her daim duayı eksik etmemek gerekir. Kırdığımız kalpler varsa onarıp, haklarını yediğimiz insanlar varsa helallik almamız ve günahlarımızdan da tevbe etmeliyiz.

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:
“Allah’ı gözet ki, O da seni gözetsin. Allah’ı gözet ki O’nu yanında bulasın. Bir şey istediğinde Allah’tan iste. Yardım talebinde bulunduğunda Allah’tan yardım iste. Şunu bil ki, bütün ümmet sana fayda vermek üzere birleşseler, ancak Allah’ın sana takdir ettiği kadar fayda verebilirler ve eğer bütün ümmet sana zarar vermek için birleşseler ancak sana Allah’ın takdir ettiği kadar zarar verebilirler.” (tirmizi-sahih hadis)

Duânın gücünü yaşayan bilir. Peygamler’in dar vakitlerinde ilk başvurdukları sırlardan biridir duâ. Allah, bize Kur’an-ı Kerimde duâ ile kurtulan ve feraha eren kişiler hakkında birçok örnek vermiştir.

Çeşitli çilelerden muzdarip olan Peygamber Eyyub hakkında Allah şöyle buyurmuştur:

“Eyyub’u da (an). Hani Rabbine: “Başıma bu dert geldi. Sen ise merhametlilerin en merhametlisisin” diye yakarışta bulunmuştu. Biz de onun duasını kabul ettik, üzerindeki derdi kaldırdık ve tarafımızdan bir rahmet, ibadet edenler için de bir ibret olarak ona ailesini ve onlarla birlikte bir o kadarını daha verdik.” (Enbiyâ Suresi: 83-84. ayetler)

Balinanın içinde hapis kalan Peygamber Yunus hakkında Allah şöyle buyurmuştur:

“Balık sahibini (Yunus) de (an). Hani o öfkeli olarak gitmiş ve bizim kendisini darlığa sokmayacağımızı sanmıştı. Derken karanlıkların içinde: “Senden başka ilah yoktur. Seni her türlü noksan sıfatlardan tenzih ederim. Sen yücelerin en yücesisin. Ben (nefsine) zulmedenlerden oldum” diye yakarışta bulunmuştu. Bunun üzerine duasına icabet ettik ve onu kederden kurtardık. İşte biz, iman edenleri böyle kurtarırız.”(Enbiyâ Suresi: 87-88. ayetler)

Ve daha nice nice ibretlik örnekler içeren ayetler ve sahih hadisler vardır.

Hastalığı ve Şifayı daha derin anlayabilmemizi ümidi ederim.

Hayırlı şifâlar dileğimle …

Cemil A. Sülemi
Bio-Dostu İntegratif Tıp Uzmanı
Hekim | Danışman | Araştırmacı | Yazar

NEBEVÎ TIPTA ŞİŞMANLIK

Buharide İmran b. Husayn radiyallahu anh’ın rivayet ettiği sahih hadiste Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem ashabına hitaben şöyle demiştir: “En hayırlılarınız benim asrımda yaşayanlardır. Sonra bunları takip edenlerdir. Sonra da bunları takip edenlerdir” İmran radiyallahu anhu dedi ki: Kendi asrını zikrettikten sonra iki asır mı, üç asır mı zikretti bilemiyorum. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem şöyle demiştir:  “Sizden sonra öyle insanlar gelecek ki, ihanet edecekler ve onlara güvenilmeyecek, kendilerinden şahitlik yapmaları istenmediği halde şahitlik yapacaklar, adak adayıp adak sözlerini yerine getirmeyecekler ve ONLARIN ARASINDA ŞİŞMANLIK ZUHUR EDECEKTİR”. (Buhari-Sahih Hadis)

İmam Şafii şöyle demiştir: “Muhammed b. Hasan dışında hiçbir şişman kişide hayır görmedim. Ancak Muhammad b. Hasan hem şişman hem de zeki idi”.

Şair şöyle der :
Mideni şişman olmak için yemek ile doldurma
Çünkü İlim ehlinin cisimleri şişman değildir

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuşur:
“Ademoğlu karından daha şerli bir kab doldurmamıştır. Ademoğluna onu ayakta tutacak bir kaç lokmacık yeter. Eğer illaki (yemesi) gerekli ise, o zaman üçte birini yemeğine, üçte birini içeceğine ve (kalan) üçte birini nefesine (ayırsın)”. (Tirmizi-Sahih Hadis)

Meşhur Endelüs alimi İmam Kurtubi şöyle dedi: “Hipokrat, eğer Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in beslenme ile ilgili bu taksimatını (bölüştürmesini) duysaydı, bundaki hikmet karşısında hayran kalırdı.”

Hayırlı şifâlar dileğimle …

Hazırlayıp Tercüme Eden: Cemil A. Sülemi
Bio-Dostu İntegratif Tıp Uzmanı
Hekim | Danışman | Araştırmacı | Yazar