KANAL TEDAVİSİNDEKİ SAKLI ENFEKSİYON KULUÇKASI (1) DR. WESTON A. PRICE’IN ÇALIŞMASINI TERF İSPAT ETTİ

Kanal tedavileri bir dolgu kadar masum sanılan o yaygın tedaviler sizce çok mu güvenli ? Ölü bir diş sizce kanal tedavisi ile gerçekten kurtulabilir mi ? Yoksa kanal tedavisi yapılmış ölü diş, sizi içten yavaş yavaş kemiren toksinlerin (zehirlerin) üretildiği saklı bir enfeksiyon kuluçkası olabilir mi ?

Cevapta acele etmeyiniz. Zira bir zamanlar gdo’lu gıdaların zararlarını kim biliyordu ki ! Ancak kanal tedavisi yapılmış ölü dişlerin ciddi tehlikeleri ile ilgili çalışmalar çok ta yeni değildir. Yeni olan şey ise, henüz yeteri derece bilinmemesine rağmen, artık bununla ilgili bilimin çok daha netleşmiş durumda olmasıdır. Kanal tedavisi yapılmış ölü dişin tam anlamı ile bir enfeksiyon kuluçkası olduğu artık kesin bir şekilde biliniyor. İşin en kötü tarafı bu enfeksiyon kuluçkasının bağışıklık sisteminin ulaşamayacağı kadar korunaklı olmasındadır.

Kanal tedavisi yapılmış ölü dişlerin nasıl korunaklı bir toksin (zehir) üreten enfeksiyon kuluçkası haline geldiğini bir seri yazı olarak, bilimsel çalışmalar ile ilk defa türkçe diline bu kadar geniş anlatımlı olarak kazandırarak ele alacağız inşâALLAH.

Şimdi ezber bozmaya hazırsanız, kanal tedavisindeki saklı enfeksiyon kuluçkası serisine, dünyaca ünlü Dr. Hal Huggins’in kurduğu Toksik Elementleri Araştırma Vakfının yapmış olduğu ilginç bir çalışma ile başlıyoruz. Sözü şimdi Toxic Element Research Foundation (TERF), yani Toksik Elementleri Araştırma Vakfına bırakıyorum:

YENİ DNA ÇALIŞMASI, KANAL TEDAVİSİNİN PEK ÇOK HASTALIĞIN “TEMEL” SEBEBİ OLABİLECEK TOKSİK BAKTERİLERİ BARINDIRDIĞINA DAİR ONLARCA YIL ÖNCEKİ ARAŞTIRMAYI DOĞRULUYOR

ÖZET

Her sene neredeyse 60 milyon adet yapılarak kök kanalı tedavisi oldukça sık rastlanır hâle gelmiştir. “Kanal tedavisine ihtiyacınız var” sözü neredeyse “Dolguya ihtiyacınız var” sözü kadar sıklıkla duyulmaktadır. Diş hekimliği mesleği insanların dişlerini kaybetmek istemediklerini bilmektedir. Hastalıklı bir dişi kaybetmemek için mevcut tek tedavi protokolüdür bu. Lâkin kanal tedavileri ne kadar güvenilirdir? Diş çekilmesine karşı toksik olmayan bir alternatif olduklarını destekleyen bilim nedir ?

Bu sorular ve buna dair bulgular yeni değildir. Aslında Dr. Weston Price ve 1910-1920 yılları arasının Mayo Klinik’i, kanal tedavilerinde bakteri üremesi meydana geldiğini ve bu kanal tedavilerinin hayvanlara aktarıldığında, bu hayvanların %80-%100’ünde donör insanlarda bulunan aynı hastalıkların ortaya çıktığını bulmuştur. Özellikle kalp hastalıkları %100 oranında hayvanlara transfer olabilmektedir. Bu araştırma o zamandan beri Amerika Birleşik Devletleri’ndeki çeşitli diş hekimliği birlikleri tarafından örtbas edilmektedir.

Toksik Element Araştırma Kurumu (TERF), en modern DNA test etme yöntemini kullanarak, kanal tedavisi yapılan dişlerin içinde, dişlerin hemen yakınındaki kemikte ve hatta iyileşmenin tam gerçekleşmediği diş çekim alanlarında birden fazla sayıda patolojik bakteri tespit etmiştir. 20 yaş dişlerinin çekildiği alanların %99’undan çoğunda iyileşme tam olarak gerçekleşmez. Buna ilave olarak, kemiğin cerrahi olarak araştırılması sonucunda neredeyse çekilen orijinal 20 yaş dişinin boyutu kadar, kemiğin içerisinde iyileşmemiş bölgeler bulunmuştur. Diğer bölgelerde de ek olarak “kavitasyon” denilen bölümler oluşmaktadır.

Dr. Weston Price’ın ölüm döşeğindeki arzusu birinin, zorluklarla bir noktaya getirdiği bu çalışmasını devam ettirmesi ve bu bilgiyi halka açıklamasıydı. Toksik Elementleri Araştırma Vakfı günümüzün gelişmiş test tekniklerini Price’ın çalışmasını doğrulamak için kullanarak bu isteğini gerçekleştirmiştir.

Şimdiki soru şudur: Hastalar, devlet kurumları ve diş hekimliği mesleği bu konuda ne yapacak?

TERF, araştırma câmiâsında konuya ilgi uyandırmaya ve kamuoyunu diş hekimliğinde kullanılan malzeme ve prosedürlerle ilişkili potansiyel problemlerden haberdar olması için bilgilendirmeye çalışan, kâr amacı gütmeyen bir araştırma kuruluşudur. Özellikle sağlığın riske atıldığı durumlarda, potansiyel problemler hakkında hastayı bilgilendirerek onayını almak, hasta tarafından daha bilinçli kararlar verilmesini sağlayacaktır.

KANAL TEDAVİLERİ

Yıllar boyu komedyenler kanal tedavisi ve bu prosedürle ilişkilendirilen acı ile alay etmişlerdir. Bu acının kısa süreli olmadığı hakkında hiç fikirleri yoktu. 1908 yılı gibi bayağı bir geçmiş zamanda, Mayo Klinik ve o zamanın diş hekimliği birliğininin mikrobiyoloji araştırmacıları, kanal tedavisi yapılmış dişteki bakteri ve toksinlerin kana karışabileceğini, vücudun herhangi bir noktasına gidebileceğini ve o doku ya da organda hastalığa neden olabileceğini bulmuştu. Üzerlerine yüklenebilecek sorumlulukla ilgili endişe duyan diş hekimliği birliği, dişin merkezindeki sinir bölgesinin etkin bir şekilde sterilize edilebileceği ve vücudun kanal tedavisi yapılmış dişi önceden denildiği gibi “ölü diş” olarak değil de, kanal tedavisi yapılmış diş için yeni ve çok daha kabul gören bir terim olan “non-vital diş” olarak kabul edeceği konusunda ısrarcıydı.

Tesadüfen non-vital, ölü anlamına geliyor.

Bütün zamanların en ünlü diş araştırmacılarından biri olan Dr. Weston Price’la kendi diş hekimi liderleri tarafından alay edildi ve bugün, ölümünden 60 yıl sonra bile önde gelen diş hekimleri hâlâ onun araştırmasını geçersiz saymaktadırlar. Neden? Korku. Çünkü kanal tedavilerinden kaynaklanan toksisitenin açıklığa kavuşturulması hem bireysel diş hekimlerini hem de diş hekimliği birlikleri üzerine büyük miktarda sorumluluk yükleyecektir. Ayrıca diş hekimliğindeki çok kazançlı bir uygulamaya da zarar verecektir. Birlik, günümüzdeki Amerikan Dişhekimleri Birliği bile, Mayo Klinik ve Dr. Price’ın yanlış olduğunu kanıtladıklarında ısrar etmektedir. Bu iddiayı destekleyen bir araştırma yok ve üretilemiyor. Ayrıca diş hekimleri eğer kanal tedavileri hakkındaki gerçeği ifşa ederlerse ve hatta bunların tehlikeli olabileceğine dair en ufak bir fikir uyandırırlarsa lisanslarının geçersiz kılınmasıyla sürekli olarak tehdit edilmektedir.

Diş hekimleri, tıpkı birçok meslektaşlarının “gümüş” dolgu olarak adlandırılan ve aslında %50 cıva içeren dolgulardaki cıvanın toksisitesini açığa çıkardıktan sonra lisanslarının ellerinden alınmasını gördükleri gibi, eğer kanal tedavisinden bir hastalık kaynağı olarak bahsederlerse kendi geçim kaynaklarını da kaybedeceklerinden korkmaktadır.

Günümüzde pek çok hastalık “bilinmeyen etiyoloji” olarak ifade edilmektedir ki bu “bu hastalığın neden kaynaklandığına dair en ufak bir ipucumuz yok” anlamına gelmektedir. Pek çok sağlık odaklı diş hekimi ve tıp hekimleri bu tedavi edilemeyen ve tedaviye cevap vermeyen hastalıkların kanal tedavisi yapılmış dişin çekilmesi ve hastanın bağışıklık sisteminin güçlendirilmesini içeren tekniklerle iyileşme yolunda gelişme gösterdiğini görmeye başlamıştır. Amerikan Dişhekimleri Birliği’ne karşı çıkarak hastaların haklarını savunan diş hekimlerine karşı tehdit, dava ve mesleki küçük düşürme gibi caydırma yöntemleri kullanılmaktadır.

Kanal tedavisi problemi ne kadar büyüktür? 1990 yılında, Amerikan Dişhekimleri Birliği, ABD’de 2000 yılına kadar diş hekimlerinin yılda 30 milyon kök kanal tedavisi yapması hedefini (kotasını) koymuştu. Diş hekimliği bu hedefi 1999 yılında gerçekleştirdi. Şimdi çıta yılda 60 milyon kök kanal tedavisi işlemine çıkarıldı.

Arkadaşlarınıza sorun. Kaç tanesinin kök kanal tedavisi var? Bu arkadaşlarınızdan kaçı tam teşhis edilmemiş bir hastalık sebebiyle her gün ilaç kullanıyor? Tedaviye cevap vermeyen hastalıkları olan insanların belki de %90 kadar yüksek bir oranı kök kanallarına sahiptir. Toksik Elementleri Araştırma Vakfı’nın biriktirdiği, binlerce insanın tedavisine dayanan araştırmalar durumun böyle olduğunu gösteriyor.

Örneğin, Almanya’da, 40 yıl boyunca “terminal” dönemine gelmiş kanser hastalarını tedavi eden Dr. Josef Issels, takip ettiği kanser hastalarının %97’sinin kanal tedavileri olduğunu bulmuştur. Bu hastalardaki bütün kanal tedavili dişleri sökülmeden önce, başarılı tedavilerine başlamamaktadır. (1)

Toksik Elementleri Araştırma Vakfı (TERF), Amerika Birleşik Devletleri’nde Multipl Skleroz (MS hastalığı), Lou Gehrig hastalığı (ALS), lupus, lösemi, diyabet, artrit ve diğer otoimmün hastalıkları olan insanlarda çok sayıda kök kanalı bulunmasının bir tesadüf olmadığına inanmaktadır. Dişteki toksik problemlerin (civa, alüminyum, nikel, kanal tedaviler ve kavitasyonlar) giderilmesi ve aynı zamanda bu kişilerin bağışıklık sistemlerinin uyarılmasından sonrasında, bu hastalıkların, fiziksel durumda iyileşme ve kan kimyasındaki olumlu değişimler gibi belirtiler ile gözlenen gerilemesi gerçekleşmektedir.

Her gün binlerce hayat, yerleştirilen yeni kanal tedavileri ile beraber zorluklara sürüklenmektedir. Bu insanların genlerinde zayıf halka koptuğunda; onlar ve aileleri çalışma, oynama, ailelerini yetiştirme ve hayattan zevk alma yeteneklerini yok edecek maddi kayıplara ve sağlıklarının kaybedilmesine mahkum olmaktadırlar. TERF, bu hastalıkların pek çoğunun çözümsüz olmadığına inanmaktadır.

Bunun sebebi çok basittir. Kanal tedavilerinin içinde ve civarında son derece toksik anaerobik bakterilerin var olduğu bulunmuştur.

Bütün, bilgilendirilmiş ABD vatandaşları alkol ve tütünün potansiyel olarak sağlığa tehlikeli olduğunu bilir. Bir seçenekleri vardır. Ancak bu vatandaşlar kendi kanal tedavisi yapılmış dişlerinde yaşayan ve birçok hastalığa sebep olan bakterilerden habersizdir.  Toksik Elementleri Araştırma Vakfı (TERF), insanların, kanal tedavisi uygulanmış dişi çevreleyen periodontal bağda yaşayan bu “anaerobik” bakterilerin neden olduğu tehlikeler hakkında bilgilendirilmiş olsalar; en azından bu potansiyel olarak hayatı değiştirebilecek prosedürü yaptırma riskine girip girmeme hakkında bilinçli bir karar verebileceklerini düşünmektedir.

Bu anaerobik bakteriler, dişlerin, kanal tedavisi yapılmış dişlerin yakınındaki kanın ve kavitasyonların yani diş çekilmesi esnasında kontamine olmuş periodontal bağın yerinde bırakılması sonucu oluşan kemik bozukluklarının DNA analizi yöntemi ile incelenmesi sonucu tanımlanmıştır. Bu hastalar, korkutulmuş olan ancak güvendikleri diş hekimleri tarafından kanal tedavisinin tamamen güvenilir olduğu şeklinde bilgilendirilmiştir. Onlara kanal tedavisi yapılmış dişlerin “steril” olduğu söylenmiştir. Ancak bu doğru değildir.

Pek çok kanal tedavisi yapılmış dişin etrafında, kandaki besinlerin girmesine izin veren ancak antibiyotiklerin ve bu bölgeleri iyileştirmeye çalışan bağışıklık sisteminin akyuvarlarının geçişine izin vermeyen koruyucu bir bariyer oluşur. Kanal tedavisi yapılmış dişin sahibi yemeğini çiğnedikçe toksinler kan dolaşımına sızar ve kan aracılığıyla vücutta zayıf noktaya sahip her bölgeye ulaşabilir. “Dişin sterilize edilmesi” aslında gerçekleşmez. Evet, pulpa odasındaki bir miktar hava temizlenir, fakat esas problem dişi çevreleyen periodontal bağdadır. Milyarlarca bakterinin içinde ürediği kuluçka makinesi odur.

Diş hekimliği birliğinin 1920’ler ve 30’larda araştırma başkanlığını yürüten Dr. Weston Price, diş araştırma laboratuvarında kanal strerilizasyonu yapılmış 1000 adet çekilmiş dişe ait sonuçları yayınlamıştır. Laboratuvardaki araştırmacılar sadece rutin sterilizasyon kimyasallarını kullanmakla kalmamış, son derece kuvvetli sterilizasyon ajanlarını (ağızda kullanıma uygun olabilecekten daha toksik) yüksek kontrollü steril bir ortamda kullanmışlardır. Mikrobiyoloji uzmanları, bu dişlerin 48 saatlik kültürlerinin %97’sinde yeniden kontaminasyon tespit etmişlerdir. Başka bir deyişle, bakteriler hâlâ oradadır.

img_disin-bolumleri2

Bulunan bakterilerin pek çoğu oldukça patolojiktir. Günümüzün DNA araştırmaları, Dr. Price’ın 1920’lerde keşfettikleri ile beraber, hastalığa yol açma yeteneğine sahip daha pek çok bakteri tespit etmiştir.

img_dentin-tubulleri1

Bu patojenler (hastalığa yol açan bakteriler) nereden geldiler? Bunlar, her dişte dişin dentin denen orta kısmını oluşturan ve toplamda 4.8 km’den daha uzun çok küçük tüplerden oluşan dentin tübüllerindeydiler. Bu bölge diş minesinin hemen altında, pulpa odasının yanındadır. Gerçek yaşamda bu bakteriler nereye gider? Tübüller boyunca aşağıya iner ve dişle kemik arasındaki bağlantıyı oluşturan periodontal ligament’e gelirler. Bu bölgeyi sterilize etmek imkânsızdır ve bu korunmuş bölgeye ne antibiyotikler ne de bağışıklık sisteminin akyuvarları erişebilir. Ne zaman kişi bir şey ısırsa ya da çiğnese bu bakterilerin bazıları, daha da kötüsü bunların toksinleri vücudun lenfatik drenaj sistemine fışkırtılır. Oradan kan dolaşımına karışırlar. Oradan da her yere gidebilirler.

Kamuoyu neden bu konuyla ilgilenmelidir?  Milyonlarca kanal tedavili dişin varlığı ve her ay binlerce kişiye kanal tedavisinin tavsiye edilmesiyle birlikte oluşabilecek potansiyel problemler salgın aşamasını geçip yaygın olarak görülür hâle gelmiştir. Şu yine belirtilmelidir ki, bu insanlar, başlarına gelecek bu tehlikeli durum hakkında bilgi sahibi değildir, benzer şekilde çoğu zaman diş hekimleri de.

Kanal tedavisi gören herkesin dentin tubüllerinde kendi genetik zayıf noktalarına göre hastalık oluşturabilecek anaerobik bakteri üreten kuluçka makinesi bulunmaktadır. Artık tek mikrop, tek hastalık, tek ilaç düşüncesi geçerli değildir. Farklı bakteri aileleri, cıva ve nikel gibi toksik metallerle iş birliği yaparak yüzyıl önce bilinmeyen yeni hastalıkları oluşturma çabasındadır.

Diş hekimlerinin ölü dişleri “sterilize” ettiği iddia edilir. Ve bu doğrudur, gerçekten öyle yaparlar. Ancak, pulpa odası ne ile kaplanırsa kaplansın (genellikle gütaperka denilen balmumundan bir koni kullanılır), diş hâlâ ölüdür. Vücut ölü yapıları güvenilir addetmez. Aslında bu ölü dişe karşı otoimmün bir tepki başlatır. Bu durumun, patolojik bakteri ve bunların toksinleri ile beraber birleşmesi pekçok otoimmün hastalığın kök nedenidir.

Peki bu anaerobik bakteriler nedir? Oksijen yokluğunda yaşayabilen bu bakteriler? Bunlar kimdir ve hangi hastalarda bulunur?

Toksik Elementleri Araştıma Vakfı’nın sözcüsü Dr. Huggins şöyle ifade eder: “Geçmiş 40 yıldaki gözlemlerimiz, eski bir teori olan, bir mikrop, mesela Pnömokok, zatüre gibi bir hastalığa sebep olur ve bu bir hastalık da bir ilaçla (penisilin ile) iyileştirilebilir düşüncesinin yerine grup savaşı fikrinin geçtiğini göstermektedir. Diş hekimliğinde kullanılan toksik metallerin hücre zarının bütünlüğünü değiştirdiği bilinmektedir, ki bu duruma hücre zarı geçirgenliği denir. Kalitenin düşmesi daha zayıf bakterilerin hücreleri istila etmesine olanak verir; ancak bir kere zarın içine girdi mi zayıf bir bakteri bile hücre için ölümcül sonuçlara neden olabilir.

Bakteriyel istila tutarlı değildir. Eğer Multipl Skleroz (MS) ya da Lou Gehrig hastalığı (ALS) olan bir kişinin birden fazla kanal tedavili dişindeki bakterileri DNA teknolojisi ile tanımlarsak, her ölü dişte aynı bakterileri bulmayız.

Örneğin MS hastası insanların kanal tedavili dişlerinde veya kavitasyonlarında Enterobakter bakterisi bulunmuştur. Bu bakteri, ALS ve Alzheimer hastalarında da bulunmuştur. Bütün bunlar nöroloijk hastalıklar olduğundan bir benzerlik var mıdır? Endokarditle (kalp çevresinde inflamasyon) ve kemik enfeksiyonlarıyla alakalı olduğu bilinen Enterobakter, vücudun hemen her yerinde hastalığa sebep olabilir ve kayda değer ölüm ve hastalanma oranlarına yol açabilir. Bir çeşit Enterobaktere maruz kalmak nörolojik bozuklukla sonuçlanabilir. Genellikle ani ölüme sebep olmazlar.”

Toksik Elementleri Araştırma Vakfı (TERF) bu tarz bulguların daha detaylı bir araştırma gerektirdiğine inanmaktadır.

Bu haber bültenine konu olan çalışmada, Toksik Elementleri Araştırma Vakfı (TERF), 43 kanal tedavili diş örneğinin DNA raporlarına bakarak, potansiyel olan 85 adet tür arasından toplamda 42 farklı tür anaerobik bakteri bulmuştur. Tek tek yapılan diş testlerinde farklı mikropların sayıları 11 ila 40 arasında değişiklik göstermiştir. Özellikle 20 yaş dişlerinin çekildiği bölgelerde görülen ve iyileşmemiş kemik bozukluğu anlamına gelen kavitasyonlarda, 118 numune içerisinde 67 adet değişik bakteri saptanmıştır. Tek tek yapılan testlerde ise, yine potansiyel olan 85 adet tür arasından, numune başına 19 ila 53 adet arasında bakteri bulunmuştur.

Genellikle hastane salgınlarında adı geçen Staphylococcus aureus türü en sık rastlanan  türlerden olmamakla beraber, çalışılan MS, ALS ve Alzehimer’lı numunelerin %23’ünden daha azında görülmektedir. Ama yine de ekip olarak yapılan bir yıkım çalışmasının parçası olabilir. Aureus’un bağışıklık sisteminin akyuvarlarını öldürdüğü bilinir. Ortak payda? İnsan her yemek ısırdığında dağıtıma hazır olarak bulunan toksinleriyle beraber, bu bakterilerden bir rezerv bulundurmak uygun mudur? Sistemin çalışma şekli şöyledir: kanal tedavisi yapılmış bir dişle ısırıldığında toksinler sisteme fışkırtılır. Fakat antibiyotikler ve akyuvarlar, vücudun çeşitli bakterilere karşı reaksiyon olarak sağladığı kalsiyum ve kan pıhtısı kombinasyonundan oluşan bariyeri geçip içeri giremezler.

Bu hastalarda bulunan bakteriler ve onların neden olduğu toksisiteye dair yayınlara kısaca bakarsak, şu bakteriler şüpheli konumuna düşer:

Amyotrofik Lateral Skleroz (Lou Gehrig hastalığı ya da ALS) hastalarında 29 numune değerlendirilmiştir:

  • Veillonella parvula %58 – patolojisi kalp hastalıkları ve merkezi sinir sistemi harabiyetiyle ilişkilendirilmiştir.
  • Candida albicans %65 – maya hâlinden mantar hâline geçerken istilacı olup bağırsak yolunda küçük delikler açılmasına sebep olarak “aşırı geçirgen bağırsak sendromu”na yol açar. Ayrıca idrarda porfirin atımını arttırarak, ATP miktarının azalmasına ve daha az hem (hemoglobin ile ilgili molekül) oluşumuna ve bunların sonucunda da sinir sistemi hücrelerine daha az enerji ulaşmasına sebep olur.
  • Capnocytophaga ochracea %58 – beynin frontal lobunda apselere yol açabilir. Dişteki enfeksiyonlarla ve merkezi sinir sistemi hastalıklarıyla bağlantılıdır.
  • Porphyromas gingivalis %75 – Kan damarlarının iç zarının (endotelyum) bütünlüğünü değiştirir. Aterosklerozu (damar sertliğini) arttırır.
  • Gemella morbillorum %68 – Damar içi enfeksiyonlar ve menenjit ile alakalıdır.

Multipl Skleroz (MS) hastalarının 40 adet numunesinin değerlendirilmesi sonucunda 81 adet ayrı mikrop tespit edilmiş, bunlardan sadece 7’si aşağıda belirtilmiştir.

Her ne kadar nörolojik bir hastalık olarak tanımlanmasa da, akıntılı sinüsler kanal tedavili MS hastaları arasında yaygındır, dolayısıyla Actinomyces de listededir.

  • Actinomyces naeslundii %35 – Akıntılı sinüslerle ilişkilendirilir (Kanal tedavili dişler ve kavitasyonların tedavi edilmesinden sonra genellikle bir hafta içerisinde temizlenir).
  • Candida albicans %62 – ALS kısmında açıklanmıştır.
  • Capnocytophaga ochracea %42% – Diş orijinli beynin frontal lobu apseleri ile bağlantılı olan bu mikrobun dişteki çürüklerde ortaya çıktığı düşünülmektedir.
  • Gemella morbillorum %57 – menenjitle bağlantılıdır.
  • Neisseria meningitides %7 – nöbetlerle bağlantılıdır.
  • Escherichia coli %12 ve Staph aureus %7 – İkisi de porfirinleri arttırma özelliğine sahiptir, bunun sonucunda sinir dokularına daha az ATP ulaşır.
  • Streptococcus intermedius %27 – Boyun omuriliğinde apseler – yüksek ölüm oranları ve nörolojik hastalıklar ile ilişkilendirilir.

Toksik Elementleri Araştırma Vakfı (TERF) sözcüsü Dr. Hal Huggins diş ile ilgili malzemelerinin toksisitesini 40 yıldır araştırmaktadır. Ocak ayında Toksik Elementi Araştırma Vakfı için yaptığı sunumda 200.000 veri noktasından oluşan temelden, teşhise yönelik en etkili olan kimyasal analizleri anlatmıştır.

Bu TERF sunumunda aktarıldığı gibi, pek çok otoimmün hastalık kurbanının kan kimyalarında gelişmeler olduğunu bulmuştur ve bu durum açık olarak göstermektedir ki, hasta için uygun koruma sağlanarak bu meydan okuyucu bakteriler giderildiğinde hastalığın atlatılması imkân dahilindedir.

Milyonlarca insan hayatlarını geri kazanmak başlayacak ve milyonlarcası da bağışıklık sistemini yok etmek için güçlerini birleştiren, dişlerde kullanılan cıva, nikel, alüminyum, kanal tedavili dişler ve kavitasyonlardaki anaerobik bakterilerin kombinasyonuyla ilişkili olduğu düşünülen hastalıklara hiçbir zaman yakalanmak zorunda olmayacaktır.

Bu çığır açan veriler, bu verileri kullanarak günümüzün sağlık problemlerine çözüm bulmaya niyetli dünyadaki bütün sağlık araştırma profesyonelleri için ulaşılabilir hâle getirilecektir.

Buna ilave olarak, bu bilgi şu soruyu gündeme getirir:

Kamuoyu, Amerikan Dişhekimleri Birliği ve diş hekimlerine karşı oluşabilecek maddi ya da diğer türlü sonuçlara aldırmadan, kanal tedavileri ve kavitasyon kaynaklı toksinlerin potansiyel gerçek tehlikeleri hakkında bilgilendirilmeli midir?

Umuyoruz ki, haber medyası ve diğer ajanslar başı çekecek ve TERF’e, insanların bilinçli seçim yapabilmeleri için farkındalık oluşturmasında yardımcı olacaktır.” (2)

Bu önemli çalışmayı ilk kez türkçe olarak arzettikten sonra şunu özellikle belirtmek istiyorum. Bu çalışma ne kadar MS ve ALS gibi hastalardan alınan örnekler üzerinde yapılmış olsa da, aynı bakterilerin farklı türlerde tüm diğer otoimmün hastalıkları başta olmak üzere, tüm kronik ve kompleks hastalıklarda potansiyel rollerinin olduğu unutulmamalıdır. Ayrıca karşılaştığım ileri derece komplike vakalarda bazen hastalarda hiçbir doğal diş ve hiçbir implant bulunmadığını görmekteyim. Bu durum, bu hastalarda benzer sıkıntı olmadığını göstermez. Bilakis bu tip hastalardaki durum en karmaşık ve en zor türdendir. Çünkü:

1- Bunların tüm dişleri çekilirken geride bırakılan periodontal ligamanet, çene ekleminde yine bakteri kuluçkası görevi yapmaktadır ve potansiyel olarak çene eklemi gangreni olarak bilenen kavitasyonların meydana gelmesine neden olmaktadır. Aslında genelde bu kişilerde anaerobik bakterilere kuluçkalık yapan çekilmiş dişlerin periodontal ligamentlerleri ve kavitasyonlar çokça bulunmaktadır.

2- Bu kişilerde diş tedavi tarihçelerine bakıldığında, uzun yıllar cıvalı amalgam dolguları ve nikel ve farklı toksik metalleri içeren kaplamaları kullandıklarını görmekteyim. Yani bu tür hastalarda aslında uzun yıllar boyunca ağız, çene, boyun ve beyin dokuları başta olmak üzere vücütlarının tüm zayıf dokularında zaten yeteri derecede toksik metaller ve bakteriyel toksinler depolanmış durumdadır.

Dolayısıyla, bu ve benzeri durumlarda, tüm dokulardan tüm toksik maddeler ve bunların kaynakları temizlendikten sonra bu toksik maddelerin vücudun farklı dokularına açmış olduğu zararlar da tedavi edilmelidir ki hasta eski sağlığına ALLAH’IN izni ile kavuşabilsin.

İntegratif ve bütünsel bakışı benimsemiş fonksiyonel bir hekim olarak holistik (bütünsel) diş hekimliği ile ilgili ele aldığım tüm makalelerde şunu önemle tekrar tekrar vurgulamak istiyorum. Özellikle kronik bir hastalığınız var ise, diş ile ilgili toksik maddelerin temizlenmesi ile ilgili tedaviler, multi-disipliner yani çok branşlı bir yaklaşım gerektirir. Yani bu bir ekip işidir. Bu ekipte hem holistik bir diş hekiminin, hem de bütüncül bir hekimin bulunması şarttır. Bazen, postüroloji ve manuel terapi uzmanları gibi farklı ek branşlar da gerekebilir. Her birinin farklı rolleri olduğu gibi, ortak almaları gereken kararlar ve bazen de holistik diş hekiminin ve diğer branşların, bütüncül tıp hekiminin kararına uyması gereken durumlar da vardır. Doğru ve sağlıklı sonuçlara ancak, uyumla, doğru bilgiler ve doğru aşamalar doğrultusunda yapılan bir ekip çalışması ile ulaşabilirsiniz. Aksi takdirde hastalığınız çok daha kötüye gidebilir.

Unutmamak gerekir ki, özellikle diş sağlığı ile ilgili doğru bilgilere ve bu bilgileri kişiye özel en doğru şekilde uygulayan hekimlere ulaşmak ta büyük bir nimettir. Zira, özellikle sanat sahibi ve doğru bilgiler ile donanmış gerçek holistik (bütünsel) diş hekimleri bu devirde elle sayılacak kadar azdır. Aramak önemlidir ama bunları bulmak sadece aramak ile de olmaz. Şifâyı veren ve şifânın nedenlerini kolaylaştıran ALLAH’A yönelip, doğru bilgilere ve sanat sahibi gerçek hekimlere ulaşmak için dua etmemiz ve günahlarımızdan arınınmaya çalışıp, Rabbimizin bize verdiği nimetleri hatırlayıp şükreden bir kul olmaya çalışmamız da çok önemlidir.  Çünkü ALLAH dilemedikçe sürekli eksik ve yanlış bilgilere ve sürekli yanlış uygulayıcılara denk geliriz.

Ancak, böyle bir ekibe muvaffak olmadan önce diş ile ilgili zararlı maddelerin ve yanlış tedavilerin zararlı etkilerini azaltmak için herkesin hayat boyu uygulayabileceği temel 3 şey şudur:

1- Toksinlerden uzak durmak. Zira diş ile ilgili toksik maddelerin saçtığı tehlike vücuda yeter de artar da. Ateşe benzin dökercesine buna ilave yapmamak için toksik gıdalar, çevresel toksinler ve duygusal toksinler başta olmak üzere tüm toksinlerden elden geldiğince uzak durmak gerekir.

2- Ağız ve diş temizliğine aksatmadan özen göstermek.

3- Dozunda alınan zengin montmorillonit mineralli tıbbi bentonit kildir. Bunun 5 şekilde alınması gerekir:

  • Dahili olarak su ile seyreltilmiş şekilde.
  • Harici olarak tüm vücuda uygulama şekli ile.
  • Çekme yöntemi ile. Yani ağızda iyice bir miktar 20-30 dk bekletilip tükürülür.
  • Gargara yöntemi ile. Özellikle boğazdaki bakterileri kendisine çekmesi için.
  • Diş macunu olarak yemeklerden önce ve sonra.

Tıbbi bentonit kil, ağızda kullanılan farklı metallerden salınan toksik ağır metal iyonlarını, anaerobik bakterileri ve bu bakterilerin ürettiği toksik maddeleri sünger gibi içine çekerek (absorbsiyon ederek) ve mucizevi bir şekilde mıknatıs gibi kendi üzerine çekerek (adsorbsiyon ederek) başka hiçbir doğal maddenin yapamadığı çifte bir mekanizma ile yan etkisiz bir şekilde en güvenli detoksu sağlar. O kadar güvenlidir ki, montrmorillonit mineralinden zengin tıbbi bir bentonit kili dozunda alındığı sürece çocuklar ve hamileler bile zerre endişe etmeden hayat boyu tüketebilir.

Elbette tıbbi bentonit kil tek başına tedavide yeterli değildir. Çünkü bataklığı kurutup ağız içindeki bozucu alan oluşumuna neden olan tüm toksik maddelerin kişiye uygun tedaviler ve kişiye uygun aşamalar ile yok edilmesi ve kişiye özel bio-uyumlu alternatifler kullanılmalıdır. Bu da yetmez, bu zararlı maddelerin vücudun diğer doku ve organlarına verdiği zararlar da yine kişiye uygun tedaviler ve kişiye uygun aşamalar ile fonksiyonel ve bütünsel olarak tedavi edilmelidir.

Makalemi, Dr. Robert Kulacz (D.D.S.) ve Dr. Thomas E. Levy’nin (M.D., J.D.) ortak kaleme aldıkları “Hastalığın Kökleri, Diş Hekimliği ve Tıbbın Birleştirilmesi” adlı kitaplarından (sayfa 57-58) şu alıntı ile bitirmek istiyorum:

“Cıvalı amalgam gibi zehirli diş malzemeleri, floridasyon ve kanal tedavileri gibi zehirli diş tedavileri ile ilgili kritik bilgiler, henüz ne halka ne de tedavi yapan diş hekimlerine etkili bir şekilde ulaşmamıştır. Dahası, bu bilgilendirilmeyen diş hekimleri, kendi öğrendiklerine zıt düşen tüm bilimsel araştırmalara karşı ilgisiz kalma eğilimindedirler. Bu aynı Einstein’ın şu sözü gibidir: “Sadece az sayıda kişi, sosyal çevrelerinin önyargılarına zıt düşünceleri sakin bir şekilde ifade edebilir. İnsanların çoğu böyle bir görüşe sahip olmaktan acizdir”. Diş hekimliğinin şu anki konumu aynen böyledir. Görünen odur ki, çok sayıda diş hekimi tek başlarına düşünmek istemezler. Onun yerine sırf Amerikan Dişhekimleri Birliği’nin (ADA) emirlerini takip ederek bunun en güncel bakım standartı olduğunu zannederler. Ne yazık ki, bu bakım standartı, güncel olarak kayda geçmiş bilimsel gerçekler ile kıyaslandığında, bunun çoğu kez, kusurlu, yanıltıcı ve bazen açık bir şekilde yanlış bilgilere dayanan bir bakım standartı olduğu ortaya çıkar. Dünya literatüründeki bilimsel araştırmaları klinik uygulamalara dahil edememekte bir başarısızlık  sözkonusudur ve bu başarısızlık rutin bir şekilde devam etmektedir. Diş hekimliği mesleği, mevcut durumda kullanılan malzemeleri ve işlemleri şiddetle desteklemektedir. Görünen o dur ki, diş hekimliği mesleği, bu mevcut durumdaki malzemelerin kullanımına ve işlemlerin uygulanmasına karar verirken, bu kararların halkın sağlığı ile ilgili ne gibi sonuçlara yol açacağını gözardı etmektedir. Çoğu amerikada bulunan sınırlı sayıdaki dergiler, yeni bir tedavi yöntemini desteklemediği veya eski bir tedavi yöntemini eleştirmediği sürece Amerikan diş hekimliğinde ciddi bir değişiklik olması pek beklenilmez.

İnsanlar, artık diş tedavilerinin muhtemel olumsuz sağlık sorunlarına yol açabileceğini önemle bilmeleri gerekir. Doktorlar, diş hastalıklarına, tıbbi hastalıkları ele aldıkları gibi bakmak konusunda eğitilmedikleri gibi, diş hekimleri de, ilgilerini belirli diş işlemlerine yoğunlaştırır ve bu işlemlerin vücudun kalan kısmını nasıl etkilediği ile ilgili ya hiç ilgilenmezler ya da bu konudaki ilgileri çok azdır. Bunun sonucunda, birçok diş hekimi, bazı sorunları tamir eden “diş marangozu” ya da tekniker durumuna düşerler. Bu diş hekimleri, tüm vücut ile ilişkili ağzı tedavi eden doktor olarak övünmek yerine, en belirgin şey olarak mekanik yetenekleri ile övünen kişiler haline gelirler.

Ancak şurada bir soru kendini sürekli hatırlatmaktadır: Eğer böyle birileri gerçekten var ise, kimler diş sağlığı ve vücudun genel sistemik sağlığı ile ilgili önemli ilişkiyi araştırmaktadır ? Kimler literatürü tarayıp Amerikan Dişhekimleri Birliğinin (ADA) veya herhangi başkasının dediklerinin doğru olup olmadığını araştırıyor ? Nasıl olurda ağzındaki bir diş tedavisinin vücudunun herhangi başka bir yerinde hastalık yapmadığından emin olabilirsiniz ? Tüm bu soruların cevabını vermeden önce bilmeniz gerekir ki, Birleşmiş Amerika Eyaletleri ülkesinde, Amerikan Dişhekimleri Birliği (ADA), hükümeti, insanları ve diş hekimlerini, civalı amalgam ve florit gibi diş hekimliğinde kullanılan maddelerin olumsuz sağlık etkileri hakkında aydınlatmamak ile birlikte onları yanlış yola sevketmektedir. Aynı şekilde ne diş hekimleri, ne de insanların çoğu, kanal tedavisi işleminden meydana gelen muazzam zehirli etkiler hakkında hiç bir bilgiye sahip değildir. Eğer Amerikan Dişhekimleri Birliği (ADA) gerçekten bu diş hekimliğinin sağlık üzerindeki olumsuz etkileri hakkında bilgisi yok ise bu da aynı şekilde kabul edilemez. İşte bu bilgi eksikliği yüzünden ne doktorunuz, ne diş hekiminiz ağız sağlığı ve sistemik hastalıklar arasındaki karmaşık ilişki hakkında belirgin bir anlayışa sahip değildirler.” (3)

Hayırlı şifâlar dileğimle …

Cemil A. Sülemi
Bio-Dostu İntegratif Tıp Uzmanı
Hekim | Danışman | Araştırmacı | Yazar

Dipnot:

(1) Dr. Isssels’in bu aceleci tutumuna katılmıyorum. Elbette kanal tedavili dişleri uygun yöntem ile ve bağı olan periodontal ligament ile birlikte temizlenmedilir. Ancak, kronik hastalığı olan kişilerde kanal tedavisi yapılmış dişlerin sökümü öncesi bu işleme mutlaka yeteri sürece hazırlanmaları gerektiğinin çok önemli olduğunu düşünmekteyim. Çünkü kanal tedavili dişlerin sökülmesi bir tür travmadır ve vücuda ek toksik yük yapabilmektedir. Ben hastalarımı, mutlaka kişiye göre ortalama 1-3 ay veya duruma göre daha uzun bir süre boyunca, başta toksik ağır metal olmak üzere tüm toksinlerden arınma (detoks) ve bağışıklığı restore edici tedavilerden geçirdikten sonra diş işlemlerine kontrolüm altında müsade etmekteyim. Bu da yetmez, kanal tedavili dişler doğru yöntemler ile sökülüp periodontal ligamentler düzgün bir şekilde temizlendikten sonra, sinsi bir problem olan kavitasyon oluşumunu engellemek için, çekilen diş bölgesi tamamen iyileşene kadar kişiye özel tıbbi tedavi sürecinin aksatılmaması nı da çok önemli buluyorum.

(2) NEW DNA STUDY CONFIRMS DECADES OLD RESEARCH THAT ROOT CANALS CONTAIN TOXIC BACTERIUM THAT MAY BE THE ‘ROOT’ CAUSE OF MANY DISEASES, Toxic Element Research Foundation (TERF), Root Canal News Release_2 adlı pdf dosyası.

(3) The Roots of Disease, Connecting Dentistry & Medicine, Robert Kulacz, D.D.S., Thomas E. Levy, M.D., J.D., 2002, Xlibris.

HOLİSTİK (BÜTÜNSEL) DİŞ HEKİMLİĞİ İLE İLGİLİ MAKALELER:

h_holistikdishekimligi-nedir2

h_dis-otoimmun-iliskisi5

h_civa-ile-kandida-dansi1

h_implant-tehlikeleri1-2

h_kavitasyonlar1-1

h_yorgunluk-dis-iliskisi2

Reklamlar